İyi Ki Gitmişsin Üstat
Yabancı olduğum bir evin sokağına çıktım. Sokak, davetsiz misafire koyduğu tavırla ve olanca cam rengi soğuğuyla karşıladı beni. Bir taksinin yalnızlığıma evime kadar eşlik edeceği bana söylendiğinde daha ayakkabılarımı bile tam giyemeden atmıştım kendimi yabancı olduğum o sokağa..
Ayakkabılarımı takside giyip bir taraftan da alkollün düğümlediği dilimden evimin yerini tarif etmeye çalışırken, aklıma pijama ve terlikle sevdiği kadına koşan bir büyük üstat geldi..
Onun terlik ve pijamalarıyla sevdiği kadına koşarken, hayalimde çizgili pijaması ve kahverengi olarak canlandırdığım erkek terliğiyle bir geçmişi nasıl da sevdalı bir kalbin coşkusuyla ezip geçtiğini düşündüm. Yine böyle bir ayazın olduğu gurbetteki bir sabahta güneş tepelerin arkasından yeni yeni doğarken..
Bir dostu ile tren garına doğru koşarken, yolda sevdiği kadına aldığı 12 küçük demir kediciği, Galina’nın Daça’da tek başına uyandıktan sonra etrafı onun tabloları ve şiirleriyle bezeli evin, 7 yıllık emek dolu bir sevginin morga dönüşerek onu nasıl çepe çevre kuşattığını düşümdüm.
Bunların tamamından habersiz Münevver’in, oğlu okulda babası yüzünden türlü baskılarla hayata devam ederken, onun büyük bir şair olduğunu oğluna söyleyerek göğsünü “mahalle baskısı”na nasıl kahramanca siper ettiğini.. Korumaya çalıştığı o son mevzinin aslında çoktan düşmüş olduğunu bilmeden, aşk dolu göğsünün o çoktan düşmüş cephenin son neferi olduğunu bilmeden siper olduğunu düşündüm.
İyi bir eşi ve canından bir parça olan çocuklarını sabahın yeni yeni nöbeti geceden devraldığı bir zamanda geride bir hayatı bırakıp dönülemez bir tren garı yoluna giren Vera’yı düşündüm.
Okuyanların çoğunda O’na kızdığı bu hikâyenin sonunda hala eşlerimize, sevgililerimize, kadınlarımıza söylediğimiz en romantik şiirlerin dünyaya geldiğini ve 7 yıllık bir beraberliğe rağmen uğruna tek bir mısra bile yazılmayan Galina’yı, , eşine duyduğu saygıdan daha büyük
aşka müptela olan bir büyük şairi, üstadı düşündüm.
Şairin mürekkebi aşktır demiş bir yazar, ne güzel söylemiş!
O gün ve hatta hala onu kınayanların hayatlarında hiç Vera’ları Galina’ları? Münevver’leri yok mu diye düşündüm.
Sizi sürekli sevmekten başka hiçbir günahı olmayan, “iyi çocuk, iyi kız” sıfatlarının ötesine bir türlü geçemeyen Galina’larınız yok muydu?
Her türlü mantıksal, duygusal ve belki de toplumsal engeller olsa da koşar adım ona koşmayı düşündüğünüz Vera’larınız?
Ya Vera’lar uğruna ezip geçtiğiniz mantığınızın parçası Galina’larınız ve biyolojik bağlarla bağlı olduğunuz Münevver’leriniz?
Vera’yı Vera yapan duygular ve biraz da işte o engeller değimlimidir zaten?
Yağmurlar sonrası azgın nehirlerin aniden yıllardan beri yattıkları yataklarından taşması gibi, başkalarına cimri olan kalbinizin en çocuksu duygusal cümlelerinin ve belki de mısraların büyük bir cömertlikle bir sessiz duruşuna, bir çift güzel pigment rengiyle uğrunda taşıp gittiği Vera’larınız yok muydu? Kolları o an boynunuzda, dudakları dudaklarınızda ve belki de mahremi bedeninizle sarılı Galina’larınız olduğu halde aklınızın Vera’nızda olduğu anlar yaşamadınız mı hiç?
Ve bir dost name çalındığında gözlerinizden yaşlar yanınızdaki eli elinizde, ona bağlığınızı simgeleyen demir prangalarınız yüzük parmağınızda olan kadınınız yerine Vera’nıza döküldüğü anlar olmadı mı yıllar sonra da?
(…)
Taksiden indim, yeni yılın ilk gecesine yatan orta gelirli mahallemin sönük pencerelerine baktım ve geceye doğru bir sigara yaktım.
“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm!”
dizelerini mırıldanıp, “iyi ki gitmişsin üstat” dedim içimden, bedenim uyku ülkesinin eşiğinden içeri girerken, son bir cümle döküldü ağzımdan yeni yılın ilk güneşi sessiz camımın karşısındaki dimdik tepeden doğarken:
“ İyi ki gitmişsin üstat!”
GA,
Gayrettepe-Ev
01.01.2012.
