Adı Bilinmeyen Renkler

En son içim böyle yazma isteği ile ne zaman doldu hatırlamıyorum. Belki de en son bana ait olmayan ve zaten hiç bir zaman da ait olmamış bir arabanın içinde dolgun dudaklı bir kadının kokulu nefesine nikotinli nefesimi dayamışken aklımdan geçiyordu türlü türlü yazı temaları, şiirler ve şiirsel cümleler..
Diyafram nefesinin sağlık için ne kadar önemli olduğunu anlattı bana daha sonra o dudakların sahibi.. Kokulu ancak tutku dolu o bitmek tükenmez öpüşmeler ile ayrılık arasındaki beş dakikalık aralardan birinde anlatmıştı ve yine sohbetlerin arasında kaliteli bir fırça sıkıştırmıştı “göz ucuyla” baktığım sağlığımdan ötürü..
Sağlığı önemsiyordu, dolaptaki katkı maddeli besinlerin potansiyel mutfağımızdan ayıklanmasını.. Yediklerimizdeki doğal olmayan yağların, fast food ürünlerinin, asitli içeceklerin zararlarını ve terle atmaya çalıştığımız toksinleri anlatıyordu ben boynundaki o küçük siyah noktayı gördüğüm şekilde anlatabilecek imgeleri telaşla ararken. Bazen o kadar zalim seviyordu ki kendimi onun yanında bir çanta, süslü bir ayakkabı tokası ; pusulaları cinsel organları olan erkeklerin ağzı sulanması için gerekli sutyen takviyesi ya da hayat gailesinin sıkıştırdığı ayakkabısında anlık rahatlık için kıvrılmış ucuz bir peçete gibi hissediyordum.
O derimin renginden, o üzerinde hiç binilmemiş vasıta tiplerinden, o yerden yüksekliğimden konuşurken ben şiirler yazıyordum hiç olmayacak beraber bir ömür ihtimaline.. Ve saçları hala şiirsel geliyordu beni en acımasız laflarıyla incittiğinde bile..
Önceki kadınlarımın giderken sevdalarıyla beraber götürdüğü saçlarımdan, tüm anlarımızın ortasına koyduğum alkol kadehlerinden, ön çocukluğumdan eser melankolimden haksızlığa boyun eğişi reddedişimden ve en önemlisi bir arabanın sol koltuğuna geçmeyişimden hesap soruyordu.. 
Eksiklerimi özenle tek tek buluyordu kalbimin her an farklı attığı noktayı bulduğu gibi, farklılıklar ona çarpık geliyordu onun çarpık dişleri ise bana dünyanın sekizinci harikası.. 
En ağır hakareti ağzına bir Behçet Necati şiiri gibi yakıştırıyordum, ruhu siyah ayakkabı içine beyaz giyiyordu, susuyordum… 
Gözleri çapak içindeydi, şiire abanıyordum.. 
Ağlıyordum çiğlik çığlığa onun yanında uyuma taklidi dakikalarında..
Sevişmeler, aşk ve yanında uyanmak herşeye baskın geliyordu güne beraber uyandığımızda..

“Sen söylediğinden azı yaptığından fazlasısın” diyordu, sevişmek her daim sanki uzansak elimizle yakalayacağımız bir sürahi su mesafesindeyken, gırtlaklarımızı yakalamayı ve birbirimizle savaşmayı sevişmeden daha çok seviyorduk.. Bazen birbirimizi öyle güzel öyle şiirsel öyle edebi seviyorduk ki korkuyordum her şeyin hızla materyale dönüştüğü bu kentin sokaklarında sevdamızın alınıp satılabilecek bir şeye dönüşmesinden.. Genelde gözlerinde korkuyu ve saçlarının diplerinde yeni yeni filizlenen beyazları gördüğümde dürtüyordu beni bu korkular, kavuşmanın olasılıksızlığı kötu bir kabus gibi her seferinde bölüyordu kamusal alanlardaki yerli yersiz tutkulu öpüşmelerimizi..
Sonra birden yine o sanat aşığı kadın oluyordu, bazen erkekliğim, bazen acımasız sözlerim, bazen ise kırıcı cümlelerimle dolan ağzından hiç duymadığım aşk cümleleri dökülüyordu. Bazen o kadar tutkulu o kadar içten o kadar güzel seviyordu ki, Tanrı olduğumu hissediyordum uğruna onlarca mısra yazdığım gözlerinde..O güzel sevdikçe ben daha çok seviyordum, onun güzel sevmesine aşık oluyordum ve gözlerimizi sevda bulutlarıyla bağlayıp dört nala sürüyorduk aşk arabamızı uçurumdan aşağı..
Çok takvim günlerini gülen “günaydın”larla başlatıp öfkeli sessizliklerle noktalıyorduk. Ruhumuzun elleri bedenimizde olduğu kadar birbirimizin boğazını da dolaşıyordu, Sevişme ve savaşma eylemlerimizde savaşma lehine üstünlük kuruluyordu ve yetmiyordu artık yazdığım şiirler sevda hanesine bir gol yazdırmaya.. Gün geçtikçe daha az öpücük kazanır olmuştum daha uzun şiirler yazarken ve tanımadığım insanların ekşi, haksız, zalim maksatlı ön yargılarıydı benden, Sabahattin Ali’den, Hasan Hüseyin ve Cemal Süreyya’dan o cephede artık daha etkili olan..
Maç savaşma lehine gidiyordu ve sevişme kavga anında bulabileceği kontra ataklarla olabiliyordu artık.. Kale önümde materyaller, kale önümde değiştirilmeyecek engeller ve en hazini kale önünde “o” vardı ben ayni takımdayız diye düşünürken..
En son içim en son ne zaman böyle yazma isteği ile doldu bilmiyorum, belki bana ait olmayan bir araba içinde diyafram nefesiyle nefes alan bir kadının nefesini tadarken belki de hiç tanımadığım bir kadının içinden geçerken.. o diyafram anını düşünürken.. 
Dün postadan bir düğün davetiyesi geldi sadece gelinin adını tanıdığım, belki de sırf bu yüzden son derece lüzumsuz bir ortamda son derece lüzumsuz bir nedenle yeniden kağıt kaleme sarıldım.. 
İçime dökülen adı bilinmeyen renkleri kağıda aktarmak için.. 
GA, 
Kemer,
24.08.2015

2 Comments

Leave a Reply

Gökhan Akkaynak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin