İnan ki Teksin

Dokuz aydır ağzıma sigara koymadım.  Ama son iki haftadır canım çok çekiyor. 

Hele o iki gün…

Tekrar başlamama ramak kalmıştı.

Beş yıl sonra yine başka bir cenaze gölgesinde bu sefer cami avlusunda değil evin ortasına beynime üşüştü yine o beni sigara ve alkole çağıran şeytanın sesleri.

Daha önceleri Çiğdem’in ya da babamın gidişinde olduğu gibi votka ya da viski şişesine uzanmak bir sigarayı öbürüne eklemek yerine salondaki camın kenarından insanları, insanların telaşla bir yere çalışmasını izledim. Arabaların çıkmak için birbiriyle yarıştığı Şeyh Zayed otoyolu ve o otoyolun ucunda bir yerdeki havalimanını, havalimanın beni bağladığı ülkemi düşündüm.  

İnsan bir yerden ayrılınca, bıraktığı her şeyin bıraktığı gibi kalmasını, ya da daha da iyisi döndüğünde her şeyin daha iyileşmiş olmasını bekliyor.  

Nasıl da bir yanılsama…

Bıraktığı saçların kırlaşmayacağını, çocukların büyümeyeceğini, sevgililerin parmaklarının tıpkı ayrıldığın gibi yüzüksüz kalacağını düşünüyor…

Oysaki hayatın acımasızlığını ve çağımızdaki aşklar gibi hayat da çok hızlı yaşandığını unutabiliyor…

Kırlaşan saçların, büyüyen çocuklardan uzak geçen zamanların, evlenip giden sevgililerin kırgınlıkların, kızgınlıkların, öfkelerin ve küslüklerin telafisi olabiliyor ama ya aniden bir veda bile etme şansın olmadan giden sevdiklerinin?

İşte onun telafisi olmuyor…

İşte o anlarda beliriyor acıyı uyuşturma isteği, gözün zuladaki cin şişelerine takılıyor, parmakların sigarayı arıyor…

Neden bilmem bu sefer sigara yakmadım ağzıma içki de koymadım. Bir den genlerimde kodlu depresyon ve hüzün bile önemini yitirdi sanki.

Camdan insanları izlerken aklıma Freddie’nin daha sonra tamamlarım deyip tamamlayamadığı son kıtasını Brian May’in söyleyerek tamamladığı “Mother Love” şarkısı geldi.  Freddie “Mama please let me back inside” dedikçe camın kenarında çaresizlikten, kederden ve hasretten başka bir aileden olan abimin kaybına doya doya ağladım.

Gözyaşlarım yanaklarıma süzülürken gözyaşlarımı, duygularımı yokladım.  Babamın gidişinden farklı olarak bu sefer orada pişmanlık tonları yoktu. Babamla ertelediğimiz konuşmalar yaşanmışlıklar söylenmemişler vardı, bu sefer ne gözyaşlarımda ne yüreğimde pişmanlıklar yoktu. 

Neye daha çok üzüleceğinin kararsızlığını yaşayacak kadar bir büyük keder vardı sadece… Bildiğiniz duvar gibi fil gibi öyle bir ağırlık kalbinizde…

Bu ağırlıkla koltuğa oturdum ve ilk tanıştığımız günün fotoğrafını buldum telefondan. Dün gibi aklımda olan günün…

Bazı insanlar vardır o insanlarla ilk tanıştığınızda seversiniz.  Kaçınılmaz ve karşı konulamaz bir şekilde seversiniz.  Onlar size başka insanlar gibi kollarıyla sarılmazlar, kalpleriyle sarılırlar sevdiklerinde.  Bedeninizi saran şeylerin kollar değil, kocaman bir kalp olduğunu hissetirirler size sarıldıklarında.  Ve o kalp bedeninizin üzerinde atar çünkü duyarsınız.

Onlar sizle konuşurken gözlerini size dikmezler, size bakarlar ışıl ışıl.  Gönül gözüne perde inmeyen her insan onların gözüne baktıklarında oradaki ışıltıda size olan sevgisini her cümlesinin sonuna nokta gibi koyar, kendinizi iyi hissedersiniz.

Bazı insanlar vardır, onlarla her gün her dakika konuşmanıza gerek yoktur.  Onların varlığı gölgesi sizin huzur içinde kalmanızı sağlar. Bilirsiniz ki başınız sıkıştığında yardıma ihtiyacınız olduğunda onlar amasız fakatsız oradadır. Tıpkı size açtığı gibi elinden gelse tüm kollarının altına tüm yardıma ihtiyacı olanları toplayacak bir merhamete bir cömert gönüle hepsinden daha önemlisi asla yitirmedikleri temiz bir sevgi dolu bir kalbe sahiptir onlar.

Bazı insanlar vardır, onlar tutkuyla severler.   Onların hesapları, gizli ajandaları yoktur.  Hele ki bir kere gönülleri ısınmaya görsün size, sizi sonsuza kadar tutkuyla severler.  Tuttukları takımları, eşlerini, arkadaşlarını böyle karşılıksız böyle büyük bir sevgi ile severler.   Yüzyılın son romantiğidir onlar, sevdikleri kadının adı geçtiğinde gözleri daha bir başka büyür ağızlarından kadının sanki aynı cümlede birkaç kez birden dökülür.

Onlar sadece sever onlar…

Tertemiz bir kalple sever onlar…

(…)

Camın kenarında elimde tuttuğum telefondaki mesaj artık onun olmadığını söylediğinde aniden gidişine mi, genç yaşta onu kaybedişimize mi, çok iyi bir insanın artık olmayacağına mı, manevi abimin göçüşüne mi, kalanların acısının büyüklüğüne mi üzüleceğimi şaşırmış bir halde göz yaşlarımı sildim.

Galatasaray’ın maç kadrosu o sıra telefonuma düştü.  

Bir damla göz yaşı da ekrana.

“Varlığını tanrıya emanet ettiğimiz, manevi abim, pirimin aziz hatırasına…

Sen inan ki teksin

Ben ise daha da yalnız…”

GA,

20 Eylül – 8 Ekim

Leave a Reply

Gökhan Akkaynak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin