Cuma akşamı buzdolabını açtığında karşılaştığı manzara, aslında hayatının kısa bir özeti gibiydi: Kocaman dolabın ortasında, kaderine terk edilmiş bir tabak makarna. Üzerinde hafif bir kuruma, kenarlarında hüzün, ortasında ise iki günlük yalnızlık vardı. Adam bir süre makarnaya baktı. Makarnanın da ona baktığını düşündü. Saat dokuza geliyordu. “İyice kadınsız adam olduk,” dedi kendi kendine.
Makarnayı dolaba geri koydu. “Bu gece,” dedi, “ya biriyle tanışırsın ya da bunu yersin.” Karar netti. İnsan hayatında bazı dönüm noktaları vardır; bu da onlardan biriydi. En azından o an ona öyle geldi.
Kulüp kalabalıktı. Gürültü bol, karakter azdı. İnsanlar birbirine sürtünerek flört ettiklerini sanıyor, üç şarkı sonra da bunu kader zannediyorlardı. Adam barın en stratejik köşesine yerleşti. Avcılık prensiplerini bilen biriydi; az hareket, çok gözlem. İki Old Fashioned içti. Üçüncüyü düşünürken onu gördü.
Siyah, pahalı olduğu her hâlinden belli elbisesiyle bir köşede duruyordu. Sırt dekoltesi ölçülü ama iddialıydı. En önemlisi, telefonla oynamıyordu. Bu çağda telefonla oynamayan kadın, hâlâ insanlık alameti gösteriyor demektir. İç sesi dürttü: “Gitmezsen makarna.”
Gitti.
“Merhaba,” dedi, “seni böyle sıkılmış görünce tanışmak istedim. Belki birlikte sıkılırız.”
Kadın güldü. Bu, onay anlamına geliyordu. Birkaç içki, birkaç dans, birkaç “sen aslında çok farklısın” cümlesi… Adam, zihninin arka planında hâlâ makarnayı tutuyordu. Kadın bir an durup sordu:
“Peki şimdi?”
Adam hazırdı. “Şimdi bence buradan bana gidelim.”
“Ne yapacağız sende?”
“Birer içki alırız, müzik dinleriz, pul koleksiyonu, yaptığım tablolar, yaşadığım yeri görme, balkonda oturup konuşma… Kendini iyi hissedecek toplum normlarına uygun bahanelerden istediğini seçebilirsin. Ya da bunları yaratıcı bulmadıysan, seni iyi hissettirecek herhangi bir bahaneye de açığım,” dedi gülümseyerek.
Kadın kahkaha attı. “Peyzaj tabloları severim,” dedi. Adam elini uzattı. Kıskanç sırtlanların bakışları arasında mekândan çıktılar.
Ev hazırlanmıştı. Loş ışık neredeyse karanlık sınırındaydı, arka planda yumuşak bir jazz çalıyordu, şarap açılmayı bekliyordu. Adam organizasyon severdi. Cinsellik bile onun için küçük bir proje yönetimiydi.
Eve girilmeden kapı eşiğinde hemen ayakkabılar çıktı, holde elbise omuzdan kaydı, dudaklar buluştu. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Nefesler hızlandı, bedenler ısındı, bedenler yemek masasına doğru beraberce hareket aldı.
Kadın çıplak hâlde yemek masasının yanına geldi. Adam onu belinden kavrayıp masaya doğru yönlendirdi. Kadın masaya eğildi, ellerini ahşap yüzeye koydu. Kalçaları hafifçe geriye doğru kıvrıldı. Işık, omurgasının hattını takip ediyordu.
Adam arkasında durdu. Ellerini beline yerleştirdi. Adamın elleri bir an için sabit kaldı. Sonra gevşedi. Adam hiçbir şey söylemeden geri çekildi.
“Bir saniye,” dedi sadece ve içerideki odalardan birine hızlıca gidiverdi.
Kapı kapanmadı ama içeride dolapların açılıp kapanma sesi duyuldu.
Kadın yavaşça doğruldu. Bir an olduğu yerde durdu. “Ne oldu şimdi?” diye düşündü. “Kondom mu almaya gitti?”
Salona geçti. Koltuğa uzandı. Telefonunu eline aldı. Ön kamerayı açtı. Makyajına baktı. Ruj yerindeydi. Teninde ışığın yarattığı gölgeler hoş duruyordu. Biraz daha geriye yaslandı. Bacaklarını uzattı. Dizlerini hafifçe kırdı. Göğsü yukarı doğru kalkıyor, saçları omzundan dökülüyordu. Işığın altındaki silueti neredeyse bir fotoğraf karesi gibiydi.
Belki de onu daha çok isteyecek şekilde dönmeliydi. Bir bacağını koltuğun kenarına koydu. Başını hafifçe yana eğdi. Adam içeri girdiğinde onu bu hâlde görmeliydi.
İçeriden ses geldi:
“Tamam, buldum.”
Kadın dudaklarını ıslattı.
Adam salona girdi.
Elinde bir iPad vardı.
Kadın bir an ne olduğunu anlayamadı. Belki bir video. Belki bir fantezi. Kalbi hızlandı.
Adam koltuğun yanına geldi.
“Toparlanır mısın biraz?” dedi.
Kadın doğruldu. Göğsünü elleriyle kapattı ama gözleri hâlâ meraklıydı.
Adam iPad’i açtı. YouTube ekranı belirdi. Arama çubuğunda “home booty workout beginner” yazıyordu.
“Bak,” dedi adam sakin bir sesle, “bu egzersizler çok faydalı.”
Kadın birkaç saniye sessiz kaldı.
“Yani şu an mı?”
“Bak yanlış anlama,” dedi adam. “Etin sert değil.”
“Ne gibi?”
“Ezilmiş muz gibi.”
Kadın dikildi.
“Cıvık mı diyorsun?”
“Şey gibi düşün,” dedi adam ciddi ciddi. “Kargo poşetinde gelmiş kıyma. Ama potansiyel var.”
Tam o anda videodaki eğitmen bağırdı:
“Dizleri dışa! Kalçayı sık! Güç sende!”
Adam ayağa kalktı. “Hadi,” dedi. “Sana göstereyim.”
Kadını elinden tutup kaldırdı. “Bak böyle. Karın aktif. Dizlerin hafif kırık. İnerken nefes ver, kalkarken al.”
Birinci tekrar.
“Çok güzel.”
İkinci tekrar.
“Core aktif olacak.”
Üçüncü tekrar.
“Evet!”
Dördüncüde kadın durdu.
“Biz ne yapıyoruz?” dedi.
“Gelişim,” dedi adam.
“Ben buraya sevişmeye geldim!”
“Bu ön hazırlık.”
“Sen manyaksın.”
“Gluteus minimus devreye girmedi daha.”
“Benim minimusumla uğraşma!” diye bağırdı kadın.
Bir anda giyinmeye başladı. Gerçekten soyunmasından daha hızlıydı. Kapıya yöneldi. Çıkmadan önce döndü:
“Sen kafayı yemişsin, ruh hastası gerizekalı.”
Kapıyı çarpıp çıktı.
Ev yine loştu. Jazz çalıyordu. YouTube’daki eğitmen hâlâ bağırıyordu:
“Harikasın! Kendinle gurur duy!”
Adam bir an durdu. iPad’i yere koydu.
Ve squat yapmaya başladı.
Bir.
İki.
Üç.
Beşte nefesi kesildi.
Yedide dizleri titredi.
Sekizde yere oturdu.
Dolaba gidip makarnayı çıkardı. Çıplak. Terli. Koltuğa oturdu.
“Altı hafta yapsa taş gibi olurdu,” dedi makarnayı kaşıklarken.
Seramik zeminde sevişmeden değil, squat’tan ter damlaları vardı.
Yıllar sonra iPad’te haber okurken kadını bir haberde gördü. Kadın Norveç’te vücut geliştirme şampiyonasında üçüncü olmuştu.
Adam habere baktı, sigarasını yaktı ve mırıldandı:
“Temeli ben attım.”
Sigarasından bir nefes aldıktan sonra balkonda kendi kendine fısıldadı:
“Programı yarım bırakmasaydı ikinci olurdu.”
GA,
Temmuz 25- Şubat 26.