Uzun Suren Bir Uykusuzluk: 3,5 yil sonra geriye bir bakis

Donemin Dev-Genc baskani Bulent Uluer 12 Eylul darbesi sonrasi yurtdisina kacmisti. Yillar sonra bir belgeselde kendisine yurtdisinda yasamanin nasil bir sey oldugunu sorduklarinda su yaniti veriyordu:
“Victor Hugo’nun dedigi gibi uzun suren bir uykusuzluk… Yabanci bir ulkedesiniz ve size ait hic bir sey yok..”
Bu sozler adimi ulkemden uzaga attigim gunden beri kah sigara icerken, kah cok guzel bir restaronda viskimi yudumlarken hep aklimin bir kosesinde cinladi ve nefesimin tikandigi her zaman aklimin bir kosesine yazildi.
Ben otuz uc sene ulkemde, Turkiye’de kaldim. Ucak korkum nedeniyle dogru durust hic bir baska ulkeye seyahat etmeden otuz uc yil boyunca ulkemin gezebildigim her yerini gezdim. Bazen is nedeniyle bazen de turistlik olarak. Askerligi de bu ulkenin sinirlarinda gercek bir askerlik olarak yaptim, universiteyi devlet yurdunda okudum, isim nedeniyle ulkenin en dogusundan en batisina bir cok yeri gezdim, gordum.
Universiteden sonra akademisyen olmak istedim, karsimiza siyaset duvarlari ile nepotism cikti. Tez jurimde bulunan hocalarimin bazilari emekli oldu, bazilari mahkemelerde yargilandi, bazilari ise hapse dustu. Iyi yirttik dedik ise baslayinca.
Ise basladigimizda ise karsimiza nepotizm cikmadiysa da Marx’in kitaplarinda okudugumuz kapitalizmin pur karsiligi cikti. Insanlik onurunu hice sayan calisma saatleri, ahpab cavus iliskisine dayali performans degerlendirmeleri, insanin maliyet unsuru olarak goruldugu fordist, modern gorunumlu bir kole duzeni cikti. Iyi para kazansak yine de mensubu olmaktan mutluluk duyacagimiz bu dunyada yillarca uc kurus paraya calistirildik, disardaki olu maaslari gosterip sitmaya razi edildik. Yilda oniki maas aliyorsak 2-3 tanesini devlete verdik. Devlet bizim maaslari aldi, o tarihe kadar devlette yer bulmayan ne kadar disarda kalmis adam varsa onlari ihya etti, niteliksizleri belediyelerde sofor aldi azicik murekkep yalamislar burokrasinin ust tabakalarina yerlesti. Ekonomi dersini yazdigi notlara bakarak okuyan hocalar, Turkiye’de universite kuruculari oldu sasirdik. Tarih dersinde ataturk donemini anlatmak istemeyen ve yerine istanbul’un fethi’ni anlatan adamlar bir baktik il egitim muduru oldu. Senin universitede en tepe notlari aldigin derslerden butunlemeye kalan insanlar senin okulunda akademisyen oldu. Turkiye’de ayaklar bas, baslar ayak olmaya baslamisti ve ilk o an kafamda carpti kacip gitme istegi.
Hadi is hayatinda beceremedik basarisiz olduk, ozel hayata tutunalim dedik. Orada da baska guclukler cikti bu sefer. Hayati ve asklari siir kitabindan ogrenmeye calisan benim gibi biri icin en buyuk hayalkirikligi bu alanda oldu. Guzel kizlarla tanismak zordu, tanissan rekabet coktu, rekabete girsen kizi guzel bir yere gotursen ikinci sefer goturecek paran yoktu. Bu zorluklar icinde hayat bana cok comert davrandi yine de, cok guzel kadinlarla birlikte olma sansim oldu. Onlar da maalesef yurumedi, kimisini yurutmeye yetecek finansal gucum yoktu, cogunun da beni degistirmesine izin vermedi karakterim. Ickili ortamda tanistigim kadinlarin cogunun bana cok kisa sure sonra ickiyi birakmami, ramazanda neden oruc tutmadigimi, ailelerine beni nasil anlatacaklarini vs soylediklerinde bu isin yurumeyecegini de anlamaya baslamistim. Ustelik bunlar tek bir kadinda olsa yine sanssizlik der gecerdim, Metin Akpinar’in Deliler kabaresindeki kiraci tiplemesinde soyledigi gibi “ben bir kere boyle iliski yasamakla delirecek adammiyim Gonul!, sekizyuz kirk uc kere oldu bu “
Kisacasi otuz uc sene kaldigim ulkede ne is hayatina, ne sosyal hayatima tutunamadim. Fikirlerimi dusuncelerimi hic bir zaman hic bir ortamda ozgurce soyleyemedim. Cunku ne zaman konussam kendi dusuncelerimi soylesem arkadaslarimi kaybetmeye basliyordum. Turkiye’de Kemalist isen, muhafazakarsan, milliyetciysen, kurt isen az ya da cok bir sosyal aga bagli kalip sosyal ortam kurabiliyorsun. Bunun disinda kalan benim gibi biriysen her ortamda yalnizlik cekiyor hic bir sosyal aga bagli kalamiyorsun.
Bunu farkettigim zaman 2015 yilinin baslariydi ve o zaman otuz iki sene icinde yasadigim toplumda yalniz kalmanin, yalniz birakilmanin bana cok koydugunu dusunup en azindan yalnizligimi gurbette olmakla kendimi aciklayabilecegim uzaklara gitme hayallerine dustum. 2016 Agustos’unda suanda yasadigim sehre ayak bastigimda gerimde ailem disinda bana ait hic birsey birakmadim.
Uzun sureli bir uykusuzluktu burada yasamak, bu sehre ne kadar cok sey borclu olsamda…
Ulkenin disina gidersin, ama onu takip etmekten ali koyamazsin kendini. Deprem olur kaygilanirsin, gerrolar ulkenin icine eder kaygilanirsin, kurumlar yikilir kaygilanirsin, arkadaslarin hapse atilir kaygilanirsin.. Turksen ve duygusalsan nerde olursan ol kaygilanirsin.
Dedigim gibi bu sehre cok sey borcluyum ben. Birincisi bana hayati ve kadinlari ogretti, ayakta kalkmayi moralinden sagligina kadar herseyinden sorumlu olmayi…
Gemide filminde kaptan Idris’inin dedigi gibi “bu gemide egitim de guvenlik de saglik da eglence de benden sorulur”du artik. Ustelik Idris’in tayfalari vardi benim yoktu.
Yeri geldi on yedi kere kendimi tek basima acile kaldirdim, yeri geldi bedenimin yarisini suruyerek gunluk ihtiyaclarimi tek basima karsiladim. Bunlarin icinden hep hayatimda bir kadin varken ve yalniz gectim. Dunyanin hemen her cografyasindan bir kadinla beraber oldum ve iliskilerin nasil materialist seylere baglandigini, kisiligin, dusuncenin ikinci planda kaldigini gordum. Guzel yerlere goturursen, pahali tatillere goturursen hayal edilemeyecek guzellikte kadinlarla beraber olabilecegini ama paranin suyu kesilince bir kenarda tek basina kalabilecegini gordum. Benim iliski taniminin arka planinda hep bir edebiyat hep bir lirik dunya vardi, o lirik dunyanin basima yikildigi yer oldu burasi.
Kadinlar disinda bana buranin en cok sey ogrettigi sey, kendi benligimi ulusumun tarihini ve ulusumun bulundugu yeri anlamam oldu. Bizde kendini cok egitimli sanan bir cok kisinin hala Turkiye’yi Avrupali bir ulke olarak dusunmesinden tutun da, klise bir ilkogretim bilgisi olan araplarin bizi arkadan bicaklanmasina kadar ne kadar sacma ne kadar ideolojik bir egitimden gectigimizi burada farkettim.
Turkiye’nin avrupa ulkesi oldugu dusuncesine sadece guluyorum suan ben mesela. Espri anlaysimiz, kulturumuz, inanclarimiz, dinledigimiz muzik ve duygularimiz ayni olmayan bir cografyanin bir kulturun nasil uyesi oluyoruz? Neden bir italyan roma impartorlugunu reddetmiyorken, ben neden osmanliyi reddediyorum ve neden reddetmek buyuk bir erdem olarak gosteriliyor? Bugun Kosova’nin bagimsizligini desteklerken, yuzyillardir ayri bir irk ve medeniyet olan araplarin osmanli’dan ayrilmak istemesi arkadan bicaklama oluyor? Neden Osmanli’nin Yavuz zamani misiri isgaliyle hilafeti almasi anlatiliyor da, yillarca memluklerin oradaki isyanlarindan okul kitaplarinda bahsedilmiyor? Kavali’nin binlerce memluk’u oglunun terfisini kutlamasi icin saraya cagirip da orada katledigini ben niye harvard’li bir profesorun kitabindan okuyorum da kendi egitimde bilmiyorum? Vs.vs…
Ozgurlugun onemini, kurumlarin degerini, secme ve secilmenin degerini burada anladim. Insanlarin ifade ozgurlugunun bir ihtiyac oldugunu ama bunun luks bir ihtiyac oldugunu kavramam burada oldu. Bagimsiz kurumlarin onemi, kadinlarin sosyal hayatta ozgurce katilmasi, bireylerin kurumlar vasitasiyla ulke yonetimine etkin katilmasi ve bunlarin sonucu olarak yolsuzlugun onlenmesi, refahin artmasi…
Burada ulkemden uzakta ulkeme disardan bakma sansim oldu ve ben disarda kaldikca ulkemden daha da uzaklastim..
Ne orada bir kok salabildim, ne burada uzun suren uykusuzlukta uykuya dalabildim…
Ulkemden uzakta, her daim arafta, hayati daha cok taniyan daha yalniz bir kisiye evrildim.