Bölüm 2 – Ağız İshali

Onunla ilk kez yüz yüze geleceğim dakikalarda, kendimi gereğinden fazla heyecanlı bulduğumu fark ettim. Sanki bir şey olacak… ama ne? Bu tanışmanın sıradan bir buluşma olmayacağını içten içe hissediyordum. Derken, taksi yavaşladı. Camdan baktım — işte geldi. Göz göze geldik. Ve ayağı henüz daha yere değmeden konuşmaya başladı:

– Off sonunda geldim! Trafik felaketti! Şoför bir de radyo tiyatrosu dinliyordu, yani düşün! Ben zaten sabah kahvaltı bile etmeden çıktım, çünkü sabahları iştahım olmuyor, ama kahve içmeden de ayılamıyorum, sen nasıl içiyorsun kahveni bu arada? Neyse sonra anlatırsın… Ay ne güzel oturmuşsun buraya, güneşi görüyorsun direkt! Ben hep gölgeyi seçiyorum ama… Cildim hassas çünkü. Bir ara alerji testi yaptırdım, meğer ben fıstığa da alerjikmişim. Neyse, burası çok güzelmiş ya, gelmeden önce menüye baktım zaten—bir de seninle tanışınca buraya gelesim geldi.

– Beğenmene sevindim, burası..

– Ay pardon sözünü kestim! Ama hemen anlatmam lazım, dün gece üç saat uyudum. Neden biliyor musun? Netflix’te bir belgesel açtım. Ama öyle böyle değil. Tibet’te geçen bir şey… Yani adamlar ayda bir sadece konuşuyormuş! Düşünsene! Ben burada bir saat sessiz dursam kafayı yerim herhalde. Sessizlikten nefret ederim. Bu yüzden zaten genelde bir şeylerle meşgul olmam lazım. Mesela yoga yapıyorum ama hocalar hep ‘içine dön’ diyor… Ben içime dönünce alışveriş listesi çıkıyor resmen, ruhsal aydınlanma değil yani. Haha! Neyse ne anlatıyordum ben? Ha evet! Sen ne iş yapıyordun bu arada?”

– Ben bankada çalışıyo..

– Aaa evet yaa şimdi hatırladım! Linkedin’de de bakmıştım, çok havalıydı profilin. Zaten ben finansçılara karşı hep bir zaaf hissederim.  Babam da bankacıydı ondan belki. Ama benim içimde hiçbir zaman öyle bir düzenli çalışma isteği olmadı. Yani sabah 9, akşam 6… Ben yapamam! Dört yıl ajanslarda çalıştım, sabahları ağlayarak kalkıyordum neredeyse. Zaten en son patronumla kavga ettim. Ay neyse çok konuştum değil mi? Sen bana bir şey anlatmadın daha!

– Yo yo, dinliyorum seni aslında… ama istersen—

– Ay yok ben seni bastırdım farkındayım, çok özür dilerim! Ama sen de çok iyi bir dinleyiciye benziyorsun. Bu da büyük meziyet. Gerçi ben zaten konuşmayı çok sevdiğim için dinleyiciye ihtiyaç duyuyorum. Bir keresinde biri bana ‘sen kendi kendinle radyo programı yaparsın’ demişti. Haksız da değil. Aaa bak sana bir şey daha anlatayım, geçen yaz tek başıma İtalya’ya gittim…

Bu noktadan sonra İtalya tatili anılarını büyük bir keyifle, hiç es vermeden anlatıyor.   Neyse şu hikaye bitsin de kahve söyleyelim diye düşünüyorum, şimdi sözünü kesersem ayıp olacak.   İtalya anıları anlatılırken, nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde konu İstanbul trafiğine geliyor.

– (…) Bir taksi şoförüne harita tarif etmek bu kadar zor olmamalıydı, ama adam hâlâ Piri Reis haritasını kullanıyor gibiydi. Şaka gibi. Zaten bir ara yanlışlıkla Beşiktaş’a girdik, ay dedim in aşağı, ben kahve içmeye gidiyorum sen orada dur!

– Geçmiş olsun, trafik—

– Tam bir kabus evet! Ama neyse boşver! Seninle tanışmak çok güzel, fotoğraflardan biraz daha uzunsun, bu güzel bir şey tabii, çünkü ben mesela topuklu giyince erkeklerin çoğuyle kafa kafayayım, hatta geçen biriyle flört ediyordum, çocuk bana ‘basketbolcu musun?’ dedi. Yani flört bu mu? Neyse… Buraya gelirken yolun üstünde bir çiçekçi gördüm, mor sümbül vardı biliyor musun? Annem mor sümbüle bayılır. Gerçi geçen yaz ben ona çiçek gönderdim, kadın komşuya vermiş, çünkü kedisi alerjikmiş, annem değil, kedisi! Ay senin evde hayvan var mı bu arada?

– Yok ama ben hayvanları..

– Aaa ne güzel! Çünkü ben köpekleri çok severim ama kedi de istiyorum. Ama bir keresinde bir kedi yüzümü tırmalamıştı, iki dikiş atıldı, o zaman 8 yaşındaydım ama hâlâ hatırlıyorum. Ama bu beni yıldırmadı! Ben kolay kolay yılmam zaten. Babam hep derdi ki ‘sen bir gün kendi kendine konferans vereceksin’ diye. Belki de haklıydı! Hahaha! Aklıma şimdi geldi, dün gece YouTube’da ‘Japonlar nasıl meditasyon yapar’ diye bir video izledim, adam tek noktaya üç saat baktı, sen yapabilir misin? Yapamazsın! Ben de yapamam!

– Şey.. Ben..

– Yapamazsın işte, biliyorum! Zihnim sürekli çalışıyor benim. Mesela şimdi bile aynı anda üç şey düşünüyorum: biri senin yüz yapın bana neden tanıdık geldi, diğeri akşam ne yesem, üçüncüsü de hâlâ yazmadın değil mi o bahsettiğin kitabını. Ha bir de var dördüncüsü, geçen gün su faturam çok geldi, dedim acaba duşta şarkı söylememin etkisi var mı? Çünkü ben sahiden yüksek sesle söylüyorum, hatta geçen komşum ‘Lady Gaga mısınız?’ dedi. Ay sen müzik sever misin?

– Severim aslında, en çok da..

– Caz mı? Rock mı? Pop mu? K-pop mu? Ay neyse müzik demişken, geçen Tinder’da biri bana ‘şarkı mısın sen?’ yazdı, dedim ‘niye?’ ‘Çünkü aklımdan çıkmıyorsun’ diye cevap verdi. Ay dedim, lütfen çık. Gerçekten böyle şeylere hiç gelemem. Ama sen tatlısın ya. Sessizsin. Bu güzel. Benim yanımda zaten çok konuşan biri olsa deliririm herhalde.

(Mümkün değil ki bu.teknik olarak mümkün değil, nasıl konuşssun ki adamcağız? araya girmek mesele. sözü kesmeyi falan boşverip ben ikinci kahveyi söyleyeceğim ya ayılmam lazım!)

– (…) Ben bir keresinde finans dersine girdim, hocayı üç kere uyandırdılar. Ama sonra anladım ki benim işim daha çok iletişimle. Ama şimdi de influencer oldum gibi bir şey. Ama gerçek influencer değilim, daha çok ‘kendi kendinin ilham perisi’ gibiyim. Ay çok mu narsistçe geldi bu? Ay inşallah gelmedi çünkü aslında hiç öyle değilimdir, ben çok alçakgönüllü bir insanım. Geçen terapistim bile dedi ki ‘kendini küçümseme, sen harikasın’ dedi. Çok ağladım o seans sonunda. Terapi alıyor musun bu arada?

– Aslında bir dönem düşünmüştüm. (Bu buluşmadan sonra ihtiyacım olacağı kesin gibi, belki de kliniğe yatarım bilmiyorum. Sanırım at sakinleştiricisi vurmaları gerekecek bana.)

– Kesinlikle almalısın! Ben herkese öneriyorum. Öz farkındalık başka bir şey! Mesela ben 2019’da eski sevgilimi bıraktıktan sonra başladım. Adam bana ‘çok konuşuyorsun’ dedi. Dedim ki ‘sen de çok susuyorsun, yani konuşsunlar diye dizi izliyorum evde!’ Gerçekten bazen kendimi reality show karakteri gibi hissediyorum. Ay ne diyordum, yine unuttum! Neyse, sen bana hiç kendinden bahsetmedin ama, bir şeyler anlat!

‘Oh be’ diyorum bu yaklaşık yirmi dört dakika süren monolog bitip de sıra bana geldi diye seviniyorum ve anlatmaktan ezberlediğim kendimi anlatmaya başlıyorum:

–  Ee şey… ben aslında Ankara doğumluyum, sonra

– Ankara mı? Ayyy ben de iki kere gittim. Bir keresinde Mart ayında, inanır mısın rüzgar yüzüme tokat attı resmen. Ama Kuğulu Park çok tatlı, oralarda bir dondurmacı vardı hâlâ var mı bilmiyorum. Ha ama ben soğuk yerlere çok alışamıyorum. Ben hep yaz insanıyım. Güneş, deniz, sabah çimen kokusu falan. Ama bir de var mesela, ben denize girince gözlük takarım çünkü lensim düşer, geçen sene lensim denize düştü diye 20 dakika yerde aradım, ay pardon, deniz tabanında… Yani dalgıcın biri gelip yardım etti düşün. Sen denize girerken gözlük takar mısın?”

– Yanii.. (Benden, Ankara’dan deniz gözlüğüne nasıl geldik biz ya!)

– Hıı evet evet! Zaten senin suratından belli oluyor deniz insanı olduğun. Böyle bir ‘ben Ege’liyim’ havası var sende. Ama değilsen de sorun değil tabii. Ben Ege insanlarını çok severim. Zaten bir yaz Foça’da kaldım, o kadar güzeldi ki! Her sabah simitçiyi bekliyordum, adam bana artık simidi isimle veriyordu: ‘Gizem simidi geldi!’ Gizem bu arada ben! Adımı da söylemedim değil mi? Ya kafam yine gitti! Neyse ama senin adın neydi bu arada?

– Hatırladığım kadarıyla Emre’ydi…

– Emreeee! Ay çok güzel isim. Emre deyince direkt bağlama çalan biri geliyor gözümün önüne. Çalıyor musun enstrüman? Ay cevap verme, kesin çalıyorsundur. Yoksa bu kadar cool durulmaz zaten. Neyse! Ay saat kaç olmuş ya? Ben akşam yemeğine anneme uğrayacağım da, seni biraz yordum sanırım ama çok tatlısın! Çok iyi dinleyicisin, vallahi bayıldım sana. Umarım sen de bana bayılmışsındır, çünkü ben azıcık kendime aşığım galiba. Şaka şaka!

(Dinlemek dışında bir seçeneğim var mı sanki.  Es vermedin ki arada ben de iki kelam edeyim. Han Duvarları kitabını yazdın yarım saatte, benim söylediklerim herhalde küçük bir post-it e anca sığmıştır. Neyse kendine gel Emre, göz takibini bırakmadan dinliyormuş gibi yap.  Nereye bakmam lazımdı?  Hah hatırladım. Tam kaşlarının ortasıyla burunun başladığı kısma odaklanıp, arada dinliyor gibi kafa sallayıp bir kaç da takip sorusu sorayım ki dinlediğimi sansın.)

Gözleri faltaşı gibi büyümüş, saçları konuşmanın harareti ve arada esen rüzgarla dalgalanırken bu sefer de geç kalma konusuna geçiyordu sanıyorum.

(…) ben her zaman geç kalırım. Ama bu sefer bilinçli olarak erken çıktım. Çünkü geçen buluşmamda 45 dakika geç kaldım, çocuk bana ‘sen zaman kavramını mı unuttun’ dedi. Dedim ki ‘hayır sadece hayatı yaşıyorum, sen de saat kurmuşsun kendine, biraz serbest bırak kendini’… Adam blokladı beni, düşün. Neyse o kadar da cool değildi zaten. Gerçi cool olup olmamak da göreceli. Bazen ben aynada kendime bakıyorum, ‘ulan diyorum bu suratla da insanlar seni seviyor ha’… Sonra ağlıyorum. Şaka şaka, ağlamıyorum ama öyle derin bir iç çekiyorum ki, duvar boyası kalkıyor.

– Ben bir americano söyledim, sen ne iste..

– Ayyy americano mu? Ay ben onu içince kalbim ritim tutmuyor! Böyle hop hop hop sonra duruyor gibi oluyor, sanki DJ seti bozulmuş gibi… Ben flat white severim, ama laktossuz sütle lütfen. Biliyorsun gaz yapıyor. Gerçi gaz yapsa da içerim, çünkü bu hayat zevk alarak yaşanmalı. Her şeyin faydalısı kötü tadıyor zaten, değil mi? Ay geçen brokoli çorbası içtim… içtiğim an çocukluğuma geri döndüm ve orada kalmak istedim ama çorbanın tadından değil, sadece çorbanın travmasıyla… sen sever misin brokoli?

– Yani bazen..

– Ay yok ya ben o sebzeyi affetmiyorum! Bir de karnabahar… Yani bana bir tabak ver, ben hemen travma seansı başlatayım. Bu arada bana soranlar oluyor, bu kadar enerjiksin ne içiyorsun diye. Valla hiçbir şey içmiyorum. Doğalım. Tamam sabahları bir shot elma sirkesi içiyorum ama o da bağırsaklar için! Sen içiyor musun sirke?

– Yani… sadece salatada—

– Ayyy evet evet salata! Geçen gün arkadaşım bana ‘detoks salatası’ yaptı. İçinde yok kereviz sapı, yok chia tohumu, yok Himalaya tuzu… Dedim bu detoks değil, bu lanetli tarif! Bir de üstüne zeytinyağını limon sanıp döktüm, ama meğer balsamikmiş! Yani ağzımda İtalyan mutfağının kaosu… Neyse ben yine de yedim tabii, çünkü ayıp olmasın dedim. Ama sonra eve gidince tost bastım. Evet ben tosta dönerim. Klasik Türk kadınıyım, tost benim emniyetim! Sen ne yiyorsun akşamları?

– Aslında bu aralar biraz—

– Ay diyette misin yoksa?! Ay çok üzücü. Yani ben diyetteki erkek görünce üzülüyorum. Erkek dediğin ekmekle bütünleşmeli. Ama sen fit duruyorsun ha, spor yapıyor musun? Spor deyince aklıma geldi, geçen yoga hocam bana ‘nefes al’ dedi, ben nefes aldım ama bir şekilde boğuldum. Çünkü bir yandan da kendime ‘neden bu pozda burnum dizime değiyor’ diye düşündüm. Kendi kendime eziyet ediyorum gibi geliyor bazen. Sen yoga yapar mısın?”

– Yani denedim ama—

Araya girip garsonu çağırıp sipariş vereceğimizi söylemek istiyorum, deniyorum da bunu bir kaç kez.  Ama nafile olmuyor.

– (..) Ay denemiş olman bile yeter! Zaten denemek başarıdır. Bunu geçen TED konuşmasında duydum. Ay ben TED videolarına bayılıyorum ama en çok yorumlara bayılıyorum. Altında bir tanesi yazmış: ‘Bu videoyu izledikten sonra bile hâlâ berbat hissediyorum’. Ay o kadar haklı ki! Çünkü bazen motive oluyorsun ama sonra aynaya bakıyorsun… Ayna da seni motive etmiyor! Neyse canım, çok uzattım değil mi ya?

– Yoo, gayet güzel gidiyor…(Uzatmadın Gizem, anamızı siktin. tansiyonum düşüyor galiba)

– Değil mi? Ben de öyle düşünüyorum. Bir de senin enerjin çok iyi ya. Böyle bir huzur veriyorsun ama arada gözün uzaklara dalıyor gibi oluyor.  Sıkıldın mı yoksa? Sıkıldıysan hemen başka konudan bahsedebilirim. Mesela ben çocukken kurbağadan çok korkardım. Bunu kimse bilmez. Bir de bana insanlar çok güveniyor ama ben aslında Google’a bile güvenmem. Geçen grip oldum, yazdım ‘boğaz ağrısı neden olur?’ Cevap: Ölüyorsun. Direkt! Google doktoru gibi, sen ne olursa yaz, cevap ‘ölüm’… Biliyormusun ben geçen sene Floransa’dayken bir kediyle arkadaş oldum . Baya arkadaş olduk yani… Her sabah otelin önüne geliyordu, ben ona süt veriyordum. Ama süt alerjim var. Kedinin değil, benim. Ama yine de verdim çünkü duygusal bağ kurduk. Hatta ayrılırken ağladım. Kedi ağlamadı tabii ama kuyruğunu yere çarptı, bir işaret miydi sence

– Belki de (Ne akla hizmet ‘güzel gidiyor’ dedim ben ya, belki sevişiriz diye cinayetime onay verdim galiba az önce)

– Hahaha evet olabilir! Bir de şey oldu… Roma’da metroda bir kadın bana çantasını fırlattı. Şaka değil! Ben de refleksle tuttum. Meğerse çantasının içinde hamile kaplumbağa varmış. Gerçekten! Evcilmiş! Kadın onu veterinere götürüyormuş ama paniklemiş. Ben o kaplumbağayı üç durak boyunca kucağımda tuttum. Böyle de bir insanım işte!

–  … (Öyle inanarak saçmalıyorsun ki Gizem.  Yani hayran olmamak elde değil.   Café de buluşmak hatalıymış, viski olsaydı keşke.  Viski içsem dayanabilirdim. Biraz daha gözlerine bakıp dinliyor gibi yapmayı deneyeyim, evet evet deneyeyim.)

– Ha bu arada sana söylemedim, geçen gün kuaföre gittim, saçımı sadece 1 cm kestirmek istedim, ama kadın bana ‘senin enerjin daha kısa saç’ dedi. Ben de ‘enerjim mi? Jiletle mi ölçtün?’ dedim içimden ama gülerek ‘olur’ dedim. Sonuç? Yüzüm tavşana döndü. Annem dedi ki ‘sen küçükken de böyleydin’. Neyse ki saçım hızlı uzuyor. Senin saçın güzel yalnız, bakımlı görünüyorsun.

– Teşekkür ederim. Aslında ben—

– Ay rica ederim! Ben insanlara iltifat etmeyi çok severim. Ama içtense. Mesela geçen markette kasiyere ‘kaşların harika’ dedim, çocuk gözlerim doldu dedi. Bu kadar açız ya iltifata. Ama bazıları da şey sanıyor, flört sanıyor. Bir kere apartmandaki kapıcıya ‘ellerine sağlık’ dedim diye kadının biri bana mektup yazdı: ‘Aile yapımızı bozamazsınız’… Sanki ben Mehpare Hanım’ın eşine sulandım, ben sadece temizlik için teşekkür ettim!

– Gerçekten ilginç bir—

– Değil mi ama? Hayat çok enteresan! Bir de rüyalarım çok garip benim. Mesela geçen gece rüyamda bir tavus kuşu beni operasyona alıyordu. Yani hastane değil, böyle… çadırda ama ameliyat var. Rüya tabiri yaptırdım, meğer bilinçaltım sürekli kontrol kaybı hissediyormuş. Dedim ki, kontrolü bırakırsam kesin yanlış minibüse binerim zaten. Bu sabah da yanlış asansöre bindim. Yedinci kata çıkacağım, kendimi bodrumda buldum. Ne anlatıyordum ben ya? Hah, kahve!

O sırada garson beliriyor masanın yanında. Garsonla göz göze geliyoruz bir an.  Saniyenin onbinde biri olan bir zamanda çok şey söylüyor bana acıyarak bakan gözleri. ‘Sen yarağı yedin abi’ der gibi bakıyor.

Boş var mı’ demesini öyle istiyorum ki, ‘ben boşum beni de al’ diyeceğim, Ya da ‘Gizem boş. Basbayı boş yani’ diyeceğim. Bir dakika.. bence Gizem boş değil; uzay gibi sonsuz bir boşluk. Hatta onu da alıp götürsen keşke.  Ama götürürsen sana da yazık olur.  Yok götürme daha iyi bir fikrim var, onu bir nükleer atık gibi yerin yedi kat dibine gömmek daha iyi fikir. insanlığa da zarar vermez diye düşünürken diyorum ki ben ‘Americano soyledim sen ne istersin’  oh be ilk düz cümlemi kurabildim.

– Aaa süper! Ben flat white düşündüm ama sonra düşündüm de geçen içince ellerim titredi. Bence kafein bana fazla geliyor. Bir keresinde dört espresso içtim. Sonra birden evde duvara soyadımı yazmaya başladım. Her şeyi işaretliyordum. Salondaki bitkiye ‘bu benim’ dedim. Aklımı kaçırdım sandım ama meğerse sadece düşük tansiyonmuş. Çünkü tansiyon çok sinsi! Geçen halam düğünde oynarken bayıldı. Oynarken yani! Millet halayda sandı önce, sonra fark ettiler kadının yere yığıldığını. Neyse ki ambulans hızlı geldi ama ambulansçının adı Rıza’ydı. Hâlâ konuşuyorlar: ‘Rıza çok tatlıydı, Rıza çok hızlıydı’. Halam şu an Rıza’yla flört ediyor. Şaka gibi ama gerçek. (…) ve işte o an fark ettim ki aslında insanlar köpeklere benziyor. Yani bazıları golden gibi, seni seviyor, bazıları doberman gibi, önce seni tanıyor sonra ısırıyor. Mesela ben golden’ım. Ama bazen kendimi çin aslanı gibi hissediyorum, çünkü suratıma yazılıyor her şey! Gerçi geçen biri bana ‘senin auranda flamingo var’ dedi. Düşün yani! Senin auranda ne var sence?

(Benim auramda şu an ‘kaç’ yazıyor Gizem… Flamingo değil, feribot… Ve o feribot seni buradan alıp çok uzaklara götürsün istiyorum.)

– (…) Ama tabii bu sadece aura değil yani, ben bir ara reikiye de gitmiştim. Kadın ellerini başıma koydu, sonra dedi ki ‘enerjin göbeğinde toplanmış’. Ben de dedim ki ‘evet çünkü sabah menemen yedim’. Gülmediler. Yani spiritualite de bir mizah ister değil mi?

– (Telefonumu çıkarsam… Mesaj atıyor gibi yapıp, sonra ciddi bir yüz ifadesiyle ‘acil bir şey çıktı’ desem? Hayır… çok klişe… bana ,”bu da klasik erkek yalanı” der şimdi. Peki ya… yangın alarmını mı tetiklesem?)

– (…) Zaten bu hayatta insanın iki şeye ihtiyacı var bence: iyi bir kahve ve kötü bir karar. Ben her ikisini de dün yaptım. Önce latte içtim, sonra eski sevgilime mesaj attım. Sonra telefonu klozete düşürdüm. Evren bana ‘artık sus’ dedi sanırım ama ben dinlemedim! Hahahah!

–  (Telefonunla klozeti paylaşmak… bu, bana kaçış için bir işaret olabilir mi acaba? Belki klozete düşmüş bir hayat hikâyesiyim ben de şu an. Emre… Toparlan! Göz teması kur. Cümle kurmayı dene.)

(…) Ay evet ben de tam onu diyecektim! Bak ne tesadüf! Enerji akıyor aramızda. Sen daha demedin ama ben hissettim. Bence sen de çocukken annene ‘ben dünyayı kurtaracağım’ demişsindir. Çünkü sende bir kahraman enerjisi var. Hatta bak suratın sanki eski bir Yunan tanrısı gibi ama mesela Poseidon değil de Hermes gibi, daha iletişimci… Ay çok mu saçmaladım?

(Saçmalamak mı? Gizem sen şu an Uluslararası Saçmalama Yarışması’nda birinci olmuş, kürsüde hâlâ konuşuyorsun. Hermes falan değilim, ben Poseidon olsaydım şu an tsunami çağırırdım seni götürsün diye.)

– Bir de sana şunu sormak istiyorum ama yanlış anlama, burcun ne?

– (Burcum mu? Şu an yükselenim ‘bunalım’, ayım ‘sabır’, güneşim ise ‘neden buradayım?’ Burç ne ya?! Benim kaderimde bu var mıydı? Evren, sen bana bunu neden yaptın? Bu kadın kesinlikle beni dinlemiyor Başak diyeyim de bari o konuşmasına devam edebilsin. Monologu için figürasyonum ben şuan nasılsa)

– Ben Baş..

– Ben koç burcuyum bu arada ama yükselenim yengeç. Ay her şeyi de anlatıyorum değil mi? Kendimi çıplak gibi hissediyorum… Ama ruhsal olarak! Neyse ben çok açıldım sana, bu iyi bir şey!

–  (Evet… açıldın… deli gibi açıldın… Pandora’nın kutusu açıldı, içinden 12 sezonluk Gizem çıktı. Ve spoiler yok, çünkü hepsi gerçek zamanlı anlatılıyor!)

‘Latteniz’ diyor garson hızlıca ve seri bir hareketle kahveyi bırakıp uzaklaşıyor.  Nerdeyse Kibar Feyzo filmindeki Maho Ağa’nın ayaklarını götüne vura vura kaçması gibi kaçacak.   Kızamam da adama, ben de öyle kaçmak istiyorum.  Bu kadından, bu masadan, bu şehirden. 

Belki de bu ülkeden..

– (…) Şekersiz içiyorum ama içine tarçın atıyorum. Biliyor musun tarçın insülin direncini azaltıyormuş. Gerçi ben insülinle barıştım. Çünkü direnmek yorar. Zaten bu hayatta her şeyle savaşmak zorunda mıyız? Mesela ben bazen ütüye yeniliyorum. Düzensizlik benim düzenim. Ay Emre sen hiç çamaşır suyuyla saçını yaktın mı?

– (Hayır ama şu an ruhumu yakıyorsun Gizem… Lütfen, sadece 7 saniye… Sessizlik… Sükût… Göl kenarı… Kuş sesi… Bir kedi… Hayır! Kediyi anlatır kesin! Emre… kaçmalısın!)

– (…) Ve sonra düşündüm ki ben neden hiç duvar örmeyi öğrenmedim? Gerçekten! Yani evde biri bir şey kırsa elim ayağıma dolanıyor. Ama geçen YouTube’da ‘Nasıl duvar örülür’ diye bir video izledim, sonra Amazon’dan mala siparişi verdim. Evet… duvar malası! Hatta onu makyaj çantama koydum, çünkü herkes taşımıyor değil mi? Lazım olur!

– (Malayla duvar ör… Gizem sen şu an benim zihinsel sınırlarıma duvar örüyorsun. Hatta sıvayı da attın. Beni dış dünyaya kapattın.)

(..) Bu arada bak unutuyordum, sana çok benzer biri geçenlerde kuaförde saç boyatıyordu. Erkekti ama saçını mora boyatıyordu. İlk başta yadırgadım ama sonra çok sevdim. Çünkü özgürlük çok güzel bir şey. Hatta bir ara ben de kaşlarımı mor yaptırdım. İnsanlar alışamadı ama ben alıştım. Bir gün de topuklu ayakkabıyla yürürken halıya takıldım, mor kaşım yere paralel gitti. İşte o gün kendime dedim ki, ‘sen sıra dışısın Gizem’… O gün bugündür hiç düşmedim.

(Sıra dışısın evet… Paralel evrenden gelmiş gibisin. Ama benim evrenim çok yorgun, içinde dinlenme odası yok.)

– Sen hiç içinden şarkı söyledin mi mesela? Ben çok yaparım. Şu an mesela içimden Ajda söylüyor: ‘Yaz yaz yaz, bir kenara yaz…’ Ay! O kadar çok yazı yazdım ki… Geçen blog açtım ama sadece başlık yazabildim. ‘Gizemce Gündem’. Ne dersin, güzel mi isim?

Güzel (Gizemce Gündem… ben şu an ‘Gizemce Gömülüyüm’. Bir başlık da ben önereyim mi? ‘Konuşmak ve Ötesi: Emre’nin Yok Oluş Hikâyesi)

Gizem’in susmasının teknik olarak mümkün olmadığını anlamam uzun sürmüyor.   İçimden Allah’a yakarıp af diliyorum, bugünü yaşadıysam kesinlikle birilerinin ahını aldığım içindir.

– Ay bir de sana şunu anlatmam lazım! Geçen otobüste yaşlı bir teyze bana ‘kızım senin gözlerin fala açık’ dedi. Ben de ‘abla ben değilim’ dedim ama devam etti. Meğer o kehanetle geçen hafta çorba taşırmış. Yani çorba! Bu yüzden artık ne zaman bir yaşlı bana baksın tedirgin oluyorum. Sana da hiç sokakta biri gelip kehanet yaptı mı?

– Yani… bir kere—

– Ayy kesin yaptı bak, senin enerjin öyle! Ama bana daha çok evli çiftler bakıyor sokakta. Sanki ‘bu kızın yanında huzur yok’ diye fısıldıyorlar. Gerçi haksız da değiller… ben kendi kendimle yaşasam boşanırım! Hahaha!

–  (Ben de boşanırım Gizem… ben de. Ama önce kendimle evli olmadığımı fark etmem lazım. Çünkü şu an seninle evliymişim gibi hissediyorum. 57 dakikadır sadece sen konuşuyorsun… ve biraz önce üst kattaki vantilatör bile durdu. O bile dayanamadı.)

– Bak aklıma ne geldi! Bir gün panik atağım tuttu diye meditasyon müziği açtım. Ama YouTube’da yanlışlıkla açtığım şey meditasyon değilmiş, cin çağırma müziğiymiş. Düşün! O gün bütün gece ışığı açık uyudum. Ertesi gün de arkadaşım geldi, ‘bu odada kötü enerji var’ dedi. Dedim o ben olabilirim.

– (Cin bile çaresiz kalırdı şu an. Gelip derdi ki, ‘bu kadını çağıran ben değilim’… Ben de ’eminim dostum’ derdim, eminim.)

– Ama şu an çok iyiyim ya! Bu sohbet bana çok iyi geldi. Hissediyorum. İçim açıldı. Zaten birini gerçekten tanımak istiyorsan onunla böyle otur, kahve iç. Ben böyle kahveyle karakter analizi yapabiliyorum. Senin karakterin mesela… hmm… net, kibar, hafif ürkmüş ama umutlu!

– (Hafif ürkmüş ama umutlu’… yani travma sonrası büyüme gibi bir şey. Ben şu an Stockholm sendromunun fragmanını yaşıyorum. Bu kadını sevmeye başlarsam beynimi bağışlayacağım!)

– Ay çok konuştum değil mi? Dur bir susayım. Susuyorum. Gerçi susmadan önce şunu da diyeyim, çünkü çok önemli! Bu sabah yumurta haşlıyordum, ama yumurtaları yanlışlıkla kahve makinesine koymuşum! Gerçekten! Ama kahve yine de çalıştı. Bence bu bir mucize. Yani içinden çıkan o su… kaynar, yumurtalı… yeni bir içecek olabilir bu! Adını bile düşündüm: “Yumurta Lattesi…”. (…)

– (Acaba boğsam mı şuan bunu.   Başka türlü susmayacak belli ki.  Beş dakikada boğarım. Boynu baya ince çünkü.  Beş dakikada boğabilirim evet de kaçmaya zaman kalmaz. Etraf insan dolu. Kesin yakalanırız. Yok boğmak insanlığa hizmet olur ondan pişman olmam da kaç yıl ceza yerim acaba o mesele. Şimdi şu ağız ishali olmuş yaratık için ağırlaştırılmış müebbet yemeyelim yok yere.  Ama ‘ağır tahrik vardı’ diyemezmiyim.  ‘O da konuşarak beni öldürmeye çalıştı sayın hakim ben de kendimi savundum’ desem mahkeme kabul eder mi?)

Çaresizce kaderime razı olup, anlattıkları arasındaki akışı takip etmeye beyhude devam ediyorum.  Kabul ediyorum başıma geleni, öyle aralıksız öyle nefessiz konuşuyor ki bazen gerçekten nefes alıyor mu ondan da emin olamıyorum.

– (…) yani düşündüğün zaman, sinekler de aslında sistemin parçası. Biz onlara sadece sinir oluyoruz diye mi değersizler? Belki de evrende bir mesaj taşıyorlar. Geçen salonumda bir sinek 6 saat boyunca bir noktada sabit durdu. Dedim bu bir işaret. Sinek Spirit Rehberi. Ay senin totem hayvanın nedir?

– (Direndim. Kaçmaya çalıştım. İçsel kaçış, fiziksel kaçış, hatta evrenle pazarlık… Ama hiçbir kapı açılmadı. Şimdi ise… bambaşka bir yerdeyim.)

– …ve ben diyorum ki, insanlar burçlardan önce terlik tipine göre analiz edilmeli. Mesela tokyo terlik giyen biriyle, çapraz bantlı terlik giyen biri aynı ruh değildir…

–  (Bu ses… artık bir gürültü değil. Bu bir akış. Bu bir öğreti. Bu bir sınav değil… bu bir aydınlanma yolu. Ben Gizem’i duymuyorum artık. Ben Gizem’i hissediyorum. Tıpkı Tibet’teki rahiplerin saatlerce aynı kelimeyi mırıldanması gibi. Sinek… tokyo terlik… aura… latte… Bunlar artık bana ait.)

– …tabii bu dediklerimi herkes anlayamaz. Çünkü kolektif bilinç öyle hemen oluşmuyor. Ama sen beni çok iyi dinliyorsun, ben hissediyorum. Sen bana iyi geldin. Ay bilmiyorum neden ama, içim sana çok ısındı. Belki de önceki hayatımızda tanışmışızdır!

– (Evet… önceki hayatımda kesin sessiz bir kütüphaneydim. Ve sen gelip bağırarak içeri girdin. Ama artık direnmeyeceğim. Çünkü seninle savaşılmaz. Sen bir kelime tufanısındır. Ve ben artık kelimelerinle birlikteyim.)

– …ve yani evde yalnız otururken kendime yüksek sesle ‘bravo Gizem!’ diyorum. Kendimi alkışlıyorum. Bu kötü mü? Hayır. Çünkü motivasyon dışarıdan gelmez. İçerden gelir! Tıpkı şu an senin bana baktığın gibi… Çok huzurlu görünüyorsun biliyor musun?

– Ben… sadece varım.

– Ayyy tam da bunu diyordum ben de içimden! Biz ruhsal olarak bağ kurduk. Ruhunla selamla beni, Emreee!

–  (Ben teslimim. Bu randevudan sağ çıkamayacağım. Yumurtalı latteyle mühürlendim. Ruhum ayrılıyor vücudumdan. Elveda gerçek dünya… Merhaba Gizemce Evren.).

‘Canım seni dinlemek büyük keyif ama benim bir lavaboyu kullanmam lazım, beş dakikaya dönüyorum’ diyorum.

Koşar adım içeri dalıyorum, hesabı seri bir hareketle ateşliyorum ve soruyorum buranın mutfak kapısı falan var mı diyorum.  Kaderdaşım garson gülümsüyor. Şurası abi diyor . Allah razı olsun diyerek mutfak kapısından kirişi kırıyorum, hemen bir taksiye atlayıp Gizem’i engelliyorum her yerden.   

Doktorumu arıyorum. Perşembe günü müsaitmiş.  Seans için acil diyerek bir randevu yazdırıyorum.

Takside kendimi kendimle konuşurken buluyorum:

Evet ben sadece varım.

Bir Cevap Yazın