eski bir şarkı..eski bir yazı..

Yazıyı okurken bu şarkıyı dinlemeniz önerilir

Bugün tekrar onun bir şarkısının “cover” ını gördüğümde aynı duygulara kapıldım..Öldüğünü duyduğumda “evet, bitti sonunda” demiştim. Bitti dediğim onun hayatı değildi, aslında biten benim çocukluğumdu..
Şimdi Haziran 2009 tarihinde benim için büyük anlam taşıyan günlerin başlangıcında yazdığım bir yazıyı tekrar paylaşmak istiyorum:

Çocukluğuma Veda: 1983 Doğumlu Bir Çocuktan Geçmişe Bakış
Biz kendimizi bilmeye başladığımızda dünya şuankinden çok farklıydı. Bizden önceki nesiller çoğumuzun adını bile bilmediği bir düzen değişimi için savaşmış; kimileri bu uğurda ölmüş, kimileri gözaltında kaybolmuş, onları öldürenler ise dümenin başına henüz geçmiş, davadan dönenler ise milletvekilli, köşe yazarı, holding müdürü olmuştu.
Köşeler o zaman bugünkü kadar paylaşılmamış..Suların başları henüz daha tutulmamıştı.  Kapitalizm daha yeni başlıyordu dünyaya hakim olmaya ve sosyalizm diye bir kelime ile tanışmak lise son sınıfa kadar nasip olmamıştı. Bizim nesiller komunist kelimesini küfür olarak algılar; ya da çıplak bir adamın ailesi dahil herkes ile cinsel ilişkiye girebildiği sapık ve dinsizlik dolu bir yaşam biçimi olarak hayal ederdik. Biz öncekileri hiç görmemiştik ve o yüzden de inanmış, inandırılmıştık.. Rekabet iyi bir şeydi ve emek piyasasının esnek olması gerektiği kulağa çok hoş geliyordu.
İlk önce misketlerimi bırakmıştım anılar dolabına, çünkü artık ilkokulu bitirmek üzereydim ve misketler biraz “karizma çizmeye” başlamıştı..






Televizyon nesliydik biz biraz da..Dünyayı o pencereden görür algıladık. Her Pazar Barış abiyi TRT 1’de izler, bir gün arabamız olursa arka koltukta oturmamız gerektiğini öğrenirdik. TRT o zaman iktidar borazanı olmamış, şes düşes kontes gibi adlar almamıştı.
Benim için en korkunç adam o zaman Kont Drakula’ydı.. Kötüler olarak bildiklerim ise Erol Taş, Kenan Pars, ve lafa lympics olimpiyatlarındaki gerçek kötüler takımı.. O zaman daha vatan hainleri, işbitiriciler, vurguncular ve satılmış kalemler ile tanışmamıştı çocuk belleğim.
Edi ile Büdü izlenirken, kendimi Edi ile özleştirir; ders aralarında meybuz yemek için kantinin o kalabalık kuyruğuna doğru ölümüne koşardım.. Perşembe günlerinin olmazsa olmazı Levent abi’nin olacak o kadarıydı ve o mesaj dolu skeçlerle küçük isyankar ruhum daha bir asileşir; dolup taşardı, geceleri uyuyamazdım.
O zaman kadın-erkek ilişkileri bu kadar yozlaşmamış.. “yazmadan” da bir kadınla arkadaş olabilirdik. Sevildiğimiz söylendiğinde sorgulamadan inanır, sevgimizi göstermeyi aşağılanma olarak görmezdik. İkili ilişkilerde satranç yoktu ve güzel kızları görünce aklımıza ilk önce sevişmek gelmezdi.  Sevgi ile de ilk kez o zamanlarda tanışıyordum ve hava buz gibiyken terlemek nasıl bir şey o zaman tadıyordum. Evet, galiba bu aşktı ve dünyayı farklı kılan yegane histi. İlk defa bir karşı cinsle ortak bir ağacımız vardı, ve ağaç gibi sevgimiz de o kadar yalın ve güzeldi.
Atatürk dışında kimseye gerçekten gönülden bağlı olmayacağımı düşünürdüm her 10 kasım’larda.. Can Dündar o zaman Sarı Zeybek’i yapıp beni 45 dakika boyunca ağlatıyor; Atatürk’üme o zaman bu kadar kolay hakeret edilmiyordu. Aynı can efendi bundan 15 sene sonra ise bambaşka bir belgesel yapacağı ve o zaman vatanı için çalıştığını söylediği Mustafa’yı sıradan bir diktatör, ayyaş bir adam olarak yeni nesle sunacağı hayalime bile gelmiyordu.
Baggio’nun topu direğin üstünden avuta  attığı o penaltı ile çocukluk dönemi de bitmeye yüz tutmuştu.  Bu uzun saçlı yakışıklı adam penaltı noktasından üzgün bir halde sağa sola bakarken, Taffarel yeşil kazağı ile elini kaldırıyordu.. o sahne benim tarafında olduğum şeylerin ilk defa mağlup olduğu andı ve son olmayacaktı.
Penaltıdan birkaç yıl sonra topu bu sefer ben avuta atıyordum ve babamı da anılar arasına kaldırıyordum. Sonra pinokyo marka bisikletim oradaki yerini aldı, çünkü artık sokaklarında rahatlıkla bisiklet sürülecek bir yerde yaşamıyordum. Sonra ilkokul arkadaşları o dolaptaki yerlerini aldı, çünkü artık herkes bir yerlere dağılmaya başlanmıştı. Ayrılık kavramıyla işte o yıllarda tanışmıştım ve bu kavramın kekremsi tadını ilerde daha çok duyacaktım
Dershaneye giderken yolda Özal’ın öldüğünü duyup üzülüyor; üniversite bittiğinde ise o anı düşünüp gülümsüyordum.
Çocukluk bitmeye başlamıştı ve Mc Donalds, Levi’s, borsa, dolar, kriz kavramları sıkça duyulmaya başlamıştı..
Sonra bir gün Barış abi geçti o anılar dolabına..Artık Barış abi de yoktu ve onu da misket, meybuz, susam sokağı ve bisiklet’in yanına aldık. Mavi ay’da ilk kez gördüğüm cool adamın sesi de geçti bir süre sonra anılar dolabına. Sonra olacak o kadar tadını yitirdi ve o da geçti paravanın arkasına..
Ve iki gün önce 9 yaşındayken bir yaz albümünü alıp dinlediğim, sam amca’nın olağanüstü figürü, çocukluğumuzun idolu moonwalker da aniden geçmek istedi dolabın içine.
Şimdiye dönüp baktığımda oyuncaklarım değişmiş..tıpkı insanlar gibi..misketlerin yerini yalancı aşklar ve kadınlar, bisikletin yerini arabalar, meybuzun yerini  vodka redbullar almış. Romantizm saçmalık, aşk ütopya olmuş.  Kumbaraların yerini kredi kartı almış ve tüketim yatırımdan daha sempatik gelmeye başlamış. Tıpkı sevişmenin aşktan daha hoş ve kolay gelmesi gibi..Aynada kendime baktığımda masum çocuksu gülüşümden eser kalmamış, asabi ve takmaz ifadeli fotoğraflarım çoğalmış, etrafımda çocukluğumdan çok az şey kalmış.
Ne diyelim ki şimdi Barış abinin deyimiyle, “on puan, on puan..on puan…” yüz puanla maykılıda anılardaki yerine alıyoruz..
iga,
İstanbul
27 Haziran 2009

One comment

Bir Cevap Yazın

Gökhan Akkaynak sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin