Stockholm Sendromu : Sair ve Cellat
Haziran 2006. Ulkemden ayrilmama iki ay kalmis. Otel odasina girip kucuk valizimi bir koseye atiyorum. Valizdeki zulada bulunan bir sise viskiyi cikarip iki kadeh iciyorum arka arkaya. Icimde yine benzer bir dogum sancisi var. Bu sanciya asinayim. Ne zaman saglam bisey yazacak olsam bazen gunlerce bazen saatlerce bu sanciyi cekerim. Sancinin doruk noktasinda, zuladaki siseyi masanin ustune koyup, otelin verdigi not kagitlarini onume cekip yazmaya basliyorum. Boyle bir sey yok! Dizeler sanki birbiri ardina ucusur gibi ucusuyor zihnimde ve o hizla yaziyorum pesi sira, biten kucuk not kagitlari masayi dolduruyor, sayfa numarasi koyuyorum her birinin altina… Bir taraftan yaziyor, bir taraftan dugumlenen bogazimi aglamamak icin zor tutuyorum. Sancim dindiginde onumde masaya yayilmis notlarda bir baska cocugum duruyor. Adini bulmakta zorlanmiyorum, bir kadeh daha icip basina yaziyorum ilk sayfanin: Stockholm Sendromu- Sair ve Cellat diye.
Yazdiktan bir gun sonra siiri sesi her zaman beni etkilemis olan Volkan Abi’ye gonderiyorum. Okumasini rica ediyorum. Bir kac gun sonra Whatsapp a bir ses kaydi geliyor. Yolda metroya yuruyorum, ses kaydini dinliyorum. Oracikta donakaliyorum, tuylerim urperiyor bogazim dugumleniyor sokagin ortasinda…
(…)
Bu kaydi sonralari degisik ortamlarda degisik insanlar dinledi. Bazilarinin gozlerine huzun coktu, bazilarinin yuzunu huzun perdeledi, bir tanesi de gozyaslarini tutamayarak aglamaya basladi. Cunku yurekten gelen hislerle gercek bir hikayenin en huzunlu sonunda hikayenin kahramani tarafindan yazilmisti.
Bir hayat donemecinde yazilmisti…