safiye’nin dünyası

Abargüzep şehrinin Eylül ayları tıpkı bir kadının histerik anlarını andırır. Önce öfke nöbetine girmiş bulutlar şehre doğru oluk oluk gözyaşlarını akıtır, sonra ise az önce zembereğinden boşalmış bulutlar yerini şehrin etrafını çevirmiş altı tepenin ortasından yorgun güneşin ışıklarına bırakır. Abargüzep şehri her ne kadar turistlik rehberlerde hiçbir zaman ölmeyen bir canlı, her sokağı ayrı yaşayan bir büyük organizma gibi tarif edilse de bu şehirde yaşayanlar bunun gerçek olmadığını bilirler. Bu şehirde yaşayanlar şehrin turistlik bölgelerine asılan afişlerde, televizyonda gösterilen reklamlarda ya da internette dolaşan videolarda olduğu gibi her sokağının gökkuşağı gibi rengarenk olmadığını, bunların Abargüzep şehrinin her gün biraz daha yoksullaşan ekonomisine katkı sağlamak için yapılan reklam hileleri olduğunu bilirler. Şehrin turistlik bölgeleri kurtarılmış bölgeler gibidir. Deniz kenarında bulunan Adiverce bölgesinde devasa turistlik oteller vardır. Bunlar denizin kenarında şehrin iç bölgelerindeki yoksul nüfus ile denizi birbirinden ayıracak şekilde omuz omuza dizilmiş insan topluluğuna benzer. Bu otellerin denize bakan kısımları papyonlu birkaç dil bilen nazik garsonlara, modern dünyanın klasik eserleri hiç duraksamadan çalan orkestralara, sesleri Sydney opera binasında konser veren bir sopranoyu kıskandıracak kadar güzel seslere ev sahipliği yapar. Otellerin sırtını verdiği sokakların en fazla bin beş yüz metre ilerisinde bambaşka hayat yaşanırken, sahilde bir zamanlar ülkenin milli içkisi olduğu bilinen “arakia”nın güzelleştirdiği kafalarla insanlar Tulusinya ülkesinin en leziz yemeklerini yer. Bazıları dans eder, bazıları otelin loş ışıklarının aydınlattığı denize bakarak, sonsuz mavilikte sonsuz düşlere dalış yapar. Bazıları saatler ilerledikçe arakianın verdiği kafayla soyunup restoranların önünden denize girer, bazıları kumsalın loş ışıklarının yetişemediği kuytuluklarda sevişir. Sevişenleri gören turistler Tulusinya halkının yüzde doksanının Hirkam gibi kati bir dine mensup olmasına ve çevresinin tamamen bu dine mensup ülkelerle çevrili bir ülke olmasına rağmen Hirkam’ın katılıkla yasakladığı alkole bu şekilde tahammül göstermesini Tulusinya ülkesinin kurucusu Büyük Tulus’un çağının ilerisindeki fikirlerine bağlarlar ve emeklilik planları yaparlar bu kartpostallarına aşık oldukları ülkenin turistlik bölgesindeki bir restoranda arakia ile kafası güzel insanlar… Turistler arakia ile Abargüzep ’in en güzel koyu olan Nittişünap koyunda denize doğru bakıp türlü hayallere dalarken, gün batımı ile başka dünyalara yolculuk ederler denizden kıyıya vuran dalgalarının büyülü sesinde.
Turistlerin kafalarının daha yeni pekmezleşmeye başladığı saatlerde bu şehrin başka bölgelerinde başka hayatlar başlamaktadır. Akşam olup da saat altıyı vurduğunda, şehrin kodamanlarının oturduğu ve birçok lüks ofis binasına da ev sahipliği yağan Rudiverce bölgesinden binalar insan kusmaya başlar sokaklara doğru. Az önce bulundukları ofis binasındaki sahte güçleriyle zihinsel mastürbasyonlar yapan kadınlı erkekli büyük bir grup arabalarına, servis araçlarına, metroya, otobüse koşar evlerine yetişmek için. Bazılarının evlerinde görecekleri aileleri, bazılarının çocukları, bazılarının hasta anne babaları, bazılarının kedileri ve kopekleri vardır bu insanların. Ofis binalarından servis araçlarına hücum eden bu kalabalığı servis araçları, şehrin orta ve düşük gelir gruplarının oturduğu semtlere bir portakal suyu sıkacağından çıkan posa gibi atar. Sokaklarda kendisi gibi binlercesinin oluşturduğu trafiğe şirketlerinin tahsis ettiği araçlarla katılan ve çok değil daha birkaç saat önce elektronik postalarının altındaki unvanlarıyla zihinsel mastürbasyon yapan bu güruh, sahte apoletlerini arkalarında bırakıp şirket arabalarına binerken bir üst sınıfa ait olma hissini zahiri olarak tıpkı bir kadının klitorisine yapılan ustaca dokunuşlardaki gibi gerçekçi bir haz duygusuyla iliklerinde hissederler.
İşte o şehrin orta gelirli sokaklarından birini yepyeni Valentino ayakkabısıyla arşınlayanlardan biri de Safiye’dir. Safiye bu şehirde orduya ait bir hastanede yine bir böyle bir Eylül ayının sabahında doğmuştur. Rahmetli babası Tulusinya ordusunda görevli bir askerdir ve yıllar boyunca ülkesinin ayrıcalıklı bir sınıfı içinde yer almıştır. Sıradan bir Tulusinya memurunun 30 lidya[1] aylık maaş aldığı ülkede, ordunun yönetimi ele alması korkusundan hükûmetler sıradan bir askere bile aylık 200 lidyadan az maaş ödememişlerdir. Safiye’nin Tulusinya halkına göre çocukluğu bu nedenden ortalamanın üzerinde bir hayat ile geçmiştir. Bu harika düzen babasının ülkede yıllardır sürüp giden ve Rundilerle olan iç savaşta ölmesiyle bir anda tepetaklak olmuştur. Evet Tulusinya da askerlerin maaşları iyidir ancak savaşta öldükten sonra devletin bağladığı maaş normal aylığın ancak onda biridir. Babasını yedi yaşında kaybettikten sonra annesi giderek kötüleşen mali durumu düzene çıkarmak, Safiye’nin ihtiyaç duyduğu baba sevgisini sağlamak fakat en çok da Tulusinya’da dul yaşamanın getirdiği baskıları göğüsleyecek gücü kalmadığından babanın ölümünden üç yıl sonra bir ayakkabı tüccarı olan Nedim ile evlenmiştir. Nedim babasının aksine Hirkam dinine son derece bağlıdır. Görünüşü Hirkam dininin tüm emirlerini yansıtır. Nedim ellili yaşlarında oval yüzünü çepeçevre çevreleyen sakallar ile sakin ama bir o kadar da korkutucu bir görünüşe sahiptir. Sabahları daha güneş doğmadan dükkanını dualarla açıp, hiç durmandan çalışır ve dükkanında müşteri olmadığı zamanlarda dudakları titrek bir ifadeyle sürekli en sevdiği duaları mırıldar. Nedim’in eve geldiği ilk günde aslında evin kadınları bir devrin bittiğini anlamışlardır. Nedim Hirkam’ın ilkelerini ilk olarak evin kadınlarının giyim kuşamı üzerinde uygulamış ve kendisine göre karşı cinslerini tahrik edebilecek kıyafetleri gardıroptan sokup atmıştır. Artık Safiye’nin daha uzun etekleri, daha bol kesim kıyafetleri vardır ve eve geliş gidiş saatleri de denetim altındadır. Üstelik Safiye bu yeni babaya ne kadar uyum sağlamaya çalışsa da haftada ikiden az olmamak kaydıyla Nedim’in dayağından kurtulamaz. Safiye o gün eve geç mi geldi, haydi dayak. Safiye o gün sofraya geç mi geldi, haydi dayak. Safiye’nin ergenleşirken serpilen vücuduna irileşen memelerine kalçalarına biri mi takıldı sokakta, hop akşama dayak. Safiye bu dayakları düzenli olarak yerken Nedim’den ve bu olaya hayatındaki her şey gibi seyirci kalan annesinden giderek nefret eder. Safiye’nin yediği dayaklara dudaklarından akan kanlar, yüzündeki sızılar eşlik ederken çocukluk zamanlarından genç kızlık zamanlarına geçerken bu dayakların ritüeli de değişmiştir. Nedim, dayağı atacağı zaman Safiye’yi önce saçlarından yakalıyor sonra yüzüne birkaç tokat aşk ettirdikten sonra Safiye’nin arkasına geçip saçını kendine doğru çekerken olanca gücüyle onun kalçalarını kendi erkekliğine bastırıyordur. Bir erkeğin erkekliğini ilk kez böyle duymuştu vücudunda Safiye. Önceleri dayak seansında bunun bir tesadüf olduğunu düşünse de gece yatağında uyurken, bu ritüelin sürekli tekrarlanmasından ve gittikçe kalçalarının üzerinde sertleşen bu hiç hayatında görmediği uzuvun sertliğinden niyetin başka olduğunu anlıyordu. Yine böyle akşamlardan birinde Safiye karar verdi evden kaçmaktan.
Yıllar boyu evden kaçma planları yapar Safiye. Üniversite sınavlarını kazandığında bunu başarır da. Safiye için üniversitenin ilk yılları oldukça iyi gitmişti, artık dilediğini giyiyor istediği eski ev takvimine göre geç sayılan halbuki üniversite yıllarına göre normal kabul edilen vakitlerde kaldığı yurda dönüyor ve beraber otuz beş metrekarelik bir yurt odasını paylaştığı beş kız öğrenciyle yaşıyordu. Arkadaşları Safiye’nin ilk yıllarındaki mutluluğunu pek aksettirdiğini söyleyemezler, çünkü Safiye onlarla konuşmuyor, derslerden arta kalan zamanını kütüphanede geçiriyor, bazı günlerde de derslerden sonra kampüste tek başına dolaşıyordu. Söylentilere göre Safiye’nin üniversite zamanı derslerde büyük bir başarıyla fakat sosyal hayatta tam bir fiyaskoyla bitmişti. Yirmi bir yaşına gelmiş olmasına rağmen halen bedenine dokunabilmiş tek el dayak seanslarındaki Nedim’in elidir ve bir erkekle yaşadığı cinsel etkileşim de yine dayak seanslarında Nedim’in kalçalarını kasıklarına bastırdığı andan ibarettir, o kadar. Aslında Safiye sanıldığının aksine çirkin bir kız değildir, simsiyah saçları ve iri kahverengi gözleri sivri çenesinin üzerinde ona bir albeni katar. Yine söylentilere göre bu güzel kızın limanına birkaç gemi yanaşmış ama nedeni anlaşılmayan sebeplerle sonra tam tornistan başka sulara açılmışlardır.
Mezun olup da Abargüzep’te bir kamu bankasında işe girdiği zaman, yıllar yılı pesine düşen annesi ve ailesinin burada kendisini bulmasından korkusundan beyhude ürpermiştir Safiye. Çalıştığı banka Tulusinya’nin en büyük bankalarından biridir. Öyle ki Safiye uzun süren mülakatlar ve sınavlardan sonra işe kabul edildiğini öğrendiğinde, bekar evinde attığı sevinç çığlığının evin üç kat yukarısındaki komşuları tarafından duyulduğu bile söylenir. Safiye, bu bankada memur olarak işe başladıktan iki yıl sonra banka yabancılara satılır. Yıllar yılı başa gelen hükümetlerin kendi destekçilerine devlet hazinesinden pay dağıtma yarışına girmiş ve devlet hazinesi tam takır hale gelmiştir. Hükümet, satacak şeyler aramaya başladığında en kolay elden çıkaracakları şeyin yabancıların yıllardır gözü olan bu bankayı satmak olduğunu keşfetmeleri uzun sürmez.
Yabancılar bankayı aldıktan sonra Safiye’nin hızlı yükselişi de başlar. Geride bıraktığı ev ve hiçbir yakın arkadaşı olmayan Safiye’nin tüm hayatı işi olmuştur. Normal mesai saati dokuz olmasına rağmen sabah yedide ofise geliyor, gece yarılarına kadar durup dinlenmeden çalışıyordur. Öğle yemeklerini “hepsi ahmak” diye içinden geçirdiği mesai arkadaşlarından ayrı bir köşede yer, iş dışında kimse ile konuşmaz Safiye. “Şu an sahip olduğum ve olacağım her şey işim sayesinde oldu ve olacak” der kendi kendine.
Banka yabancıların eline geçip de artık kamu bankasının eskiden olduğu “çiftlik” statüsü kaybolduğunda, bu mesai saatlerinin çoğunu bilgisayarda oyun oynayarak geçiren çalışanlar güzide kapitalizmin tüm kurum ve kurallarıyla tanışmışlardır. Haftalık çalışma saati kırk beş saat olmasına rağmen, haftalık altmış saatten az çalışan hemen hemen yok gibidir. Fazla mesai ödeneği kaldırılmış, çalışanların maaşları yıllar boyunca artırılmamış, yöneticiler eliyle tepeden inme bir baskı donemi üst kademedeki kaypak yöneticilerin uşakları olan alt kademedeki yöneticiler eliyle tüm bankaya yayılmıştır. Bu düzene uyamayan veya direnen eski çalışanlar ya işten ayrılmış ya ayrılmaya zorlanmış ya da Rundilerle iç savaşın olduğu bölgelerdeki şubelere çalışmaya gönderilmiştir. Artık kaypaklık, ayak kaydırma, iki yüzlülük ve sistematik bir psikolojik şiddet bankanın olağan çalışma şartlarından olmuştur. “Biz bankacıyız, bizim tüm kemiklerimiz ayrı oynar” sözünün Safiye’nin o sıralarda söylediği rivayet edilir. Safiye bankada olan bu değişimlerden memnundur, çünkü kendisinin iş dışında pek bir hayati olduğu söylenemez. Safiye’nin bu çalışkanlığını, gözü karalığını gören yöneticiler de Safiye’den memnun olmuş olacak ki, onu yıllar içinde banka içinde önemli bir birimin başına geçirmekte tereddüt etmemişlerdir. Kimse Safiye bu birimin başına geçtikten sonra artan istifaları veya işten ayrılmaları sorgulamaz çünkü Safiye adeta bir robotlar derebeyliği kurarak kendisine verilen tüm hedefleri fazlasıyla yapar. Arada bir şikâyet veya direnme oldu mu “Maaş almıyor musunuz yapacaksınız”, “İşiniz var ya daha ne istiyorsunuz” gibi cümlelerle onları püskürtür, bunları söylerken Safiye’nin henüz bir erkeğin dudaklarına değmemiş boynundaki damarlar şişer, gözleri hiçbir şey ifade etmeyen bir şekilde muhatabına bakar. Safiye yıllar içinde banka içindeki terfilerinden, imzasının altına eklenen unvanlardan vahşi bir zevk duyar, her sabah işe geldiğinde ilk işi kartvizitine bakıp altındaki unvanlara ve bu konuma nasıl geldiğini düşünüp bir nevi zihinsel mastürbasyon yapmaktır. Artık kendisi bir nevi yarı Tanrı görüyor ancak bu kadar büyük gördüğü kendisinin mesai bitiminde diğer çalışanlarla ayni tiklim tıkış servislerle onu hiç kimsenin beklemediği evine gittiğini ise sorgulamıyordur.
Yıllar böylece birbirini izlerken, yine yoğun bir mesai günün akşamında şehrin çamurlu sokaklarından evine doğru yol alırken, Safiye sol göğsü üzerinde bir sızı ve bunu izleyen bir boğulma hissi duyar. Nefesi kısa sürede kesilir ve sırtından terler beline doğru akmaya başlar. Gözlerinin bulanık görmesi ve ellerinin uyuşması aynı anda birbirini izlediği anda Safiye son bir gayretle 112’yi tuşlar. Ambulans Safiye’yi en yakındaki hastanenin acil servisine doğru hızla getirir, göğüs filmleri çekilir, kan alınır, EKG çekilir. Sonuçlar tertemizdir ve Safiye bir şişe serumla acilden tahliye edilmiştir. İşte o andan sonra Safiye’nin ev ile acil servisler arasındaki dönemi başlar. Kardiyolojiden dahiliyeye endokrinolojiden onkolojiye Safiye bu yaşadığı ölüm anının nedenini aramaya koyulur, tahliller yapılır filmler çekilir fakat doktorlar Safiye’de dişe dokunur bir şey bulamazlar. Vitaminler verilir, diyet yazılır, egzersiz tavsiye edilir ancak Safiye artık ne zaman eve gitmek için yola çıksa o ölüm anını yasayacağı korkusuyla yaşar. Önce uyku düzeni bozulur, sonra iştahı kesilir, zaten agresif bir insan olarak bilinen Safiye daha çok agresifleşmeye başlar. Gitgide bu korku yüzünden evinden çıkamaz hale geldiğini anlatırlar Safiye’nin.
Her gün bir asker disipliniyle sabahın köründe kalkıp ekibinden en önce işe giden Safiye, artık sabahları uyanmak istemez, uyandığında ise güne derin bir of çekerek başlar. Keşke uyanmasaydım düşüncesi hücum eder gözünü açar açmaz zihnine, akşam eve tek başına nasıl yürüyeceğini düşünür. Göğsünün üzerine oturan bir büyük sıcak alev her sabah olduğu gibi onu yine klozete götürür, zaten günlerdir yemeden içmeden kesilen Safiye’nin midesindeki sarı safralar klozete akar, gözlerinden yaşlar iner ve boş derin öğürme sesleri Safiye’nin bekar duvarlarında yankılanır. İşe herkesten önce gidip ekibinin işe geliş saatlerini hafiye gibi izleyen Safiye artık işe ekibinden sonra geliyor, eskiden şah damarları kabararak büyük bir iştahla katıldığı toplantılarda gözlerini boşluğa dikiyor, bazen sebepsiz yere aniden gözlerinden yaşlar fışkırarak toplantıları terk ediyordur. Safiye hiçbir zaman çok makyaj yapan bir kadın sayılmaz, o bir asker gibi disiplindir. Makyajı pek yoktur ama temizdir. Saçları boyalı değildir ama temizdir. Safiye’nin saçları yağ bağladığında, zamanlı zamansız göz yaşlarına boğulduğunda etrafında dedikodular hızla başlar temeli entrika ile kurulmuş çalıştığı bankanın. Safiye o günlerde servisten inip eve korka korka yürüyor, akşamları ölme düşüncesiyle ya da kendini evinin balkonundan atma düşüncesiyle boğuşurken buluyordur.
Abargüzep’te Eylül ayı kadar güzel başka bir ay var ise o kesinlikle Mayıs ayıdır. Güneş mayısları Adiverce’nin masmavi koylarını en ateşli sevişme öncesindeki gibi büyük bir arzuyla okşar. Mayıs ayı ışıl ışıldır. Gökkuşağının her rengi ve muhteşem havanın coşkusu gün boyunca Abargüzeplilerin üzerindedir. Mayıs aylarında Abargüzep’te on altı saat gündüz olur, gençler pırıl pırıl havalarda parklarda öpüşür, şehrin dört bir yanını saran meyve ağaçlarından mis gibi kokular şehri sarar. Gündüzlerin ışıltısına sıcağına, coşkusuna nazaran geceleri güneş batınca hala şehir serindir ve bir parça üşütür de insanı sabah güneşin doğmasına yakın.
Böyle günlerden birindedir Safiye’nin yağlı saçlarının gidişi, işte öyle günlerdedir Safiye’nin içine güneşin doğması ve uykusuz gecelerinin başlaması. Tıpkı sonbahardan ilkbahara geçen Abargüzep şehri gibi Safiye’nin içindeki o uzun kış ve büyük kabus sona ermiş, iş yerindeki insanları endişelendiren durumu tamamıyla bitmiştir. Safiye artık bırakın sürekli uyumak istemeyi, geride bıraktığı o büyük kıştaki uykuları telafi etmek istercesine hiç uyumak istemiyor, saçlarından topuklarına kadar ulaşan büyük bir coşku ile sürekli dans etmek ve o büyük felaket günlerinden kurtuluşunu, iyileşmesini kutlamak istiyordur. O günlerde anlatırlar Safiye’nin daha önce hiç görmedikleri bir büyük neşe ile işe geldiğini, abartılı makyajını ve değişen kıyafetlerini. Göğüs çatallarını ilk defa görmüştür iş yerindeki azgın memurlardan bazıları, bazı erkek memurların ilk defa Safiye’yi düşünerek mastürbasyon yaptığı şakaları dolaşır ofisin kuytuluklarında. Safiye ise hayatının o anına kadar olmadığı kadar büyük bir aldırmazlık içinde yaşamaktadır, içindeki büyük coşku onun yine çalışmasını zorluyordur ama enerjisi hiç bitmediği ve sabaha kadar uyumadığı için işlerini pek bir güzel yürütüyordur. O günlerden birindedir, Safiye’nin evde tek başına otururken sadece banyodan banyoya hatırladığı mahreminin kendiliğinden nemlenmesi ve yine o günlerdedir Safiye’nin hayatında ilk defa bir kadeh alkol içmesi. Nittişünap koyunun Mayıs öğlenlerindeki azgın güneş gibi kavrulması gibi Safiye’nin tüm bedeni büyük bir arzu ile kavrulmaktadır, bentlerini yıkan seller gibidir Safiye’nin içinde hiç tatmadığı coşkular. Safiye yine işten aynı geç saatlerde çıkıyor eve hızlı adımlarla geliyor ve mahremindeki her gün büyüyen ıslaklığı izlediği porno filmleri ile sadece üvey babası Nedim ile yaşadığı anlardaki o hayatındaki en merak ettiği şeyin içinde olduğunda nasıl hissedeceğini düşünerek yaşıyordur. Safiye yularını koparmış bir kısrak, bentlerini yıkmış bir nehir ve komutanını yitirmiş bir ordu gibidir artık.
Safiye’nin adımlarının onu ilk defa iş çıkışı evi yerine Adiverce bölgesine taşıması böyle bir Mayıs akşamı sonuna rastlar. Safiye yıllarca Abargüzep’te yaşamasına rağmen şehrin bu bölgesine hiç gelmemiş, geceleri mezarlıktan geçerken korkulması gibi şehrin bu bölgesine gelmekten hep korkmuş hatta burada zaman geçirenleri de biraz aşağılamıştır iç dünyasında. Çünkü Adiverce şehrin en güzel otellerine ev sahipliği yapan aksam iş bitiminde akşamcıların otellerin çevresindeki barları doldurduğu Safiye’nin dünyasına hem fiziken hem de ruhen çok uzak bir bölgedir. Safiye’nin iş çıkısında adımlarının onu buradaki bir salaş mekana getirdiğinde saat aslında çok erkendir, Safiye’nin acemi adımları onu buraya istemsizce getirmiş, bedenine sözünü geçiremediği dakikalarda kendini birden burada bulmuştur. Safiye’nin acemi adımlarının getirdiği mekanının bar kısmındaki bir taburede üzerinde yerini almış ve çekingenlikle karışık bir merakla etrafı süzmeye başlamıştır. Barda sabahtan beri içtikleri kırmızı burunları anlaşılan dört beş sarhoş, masaları silen bir görevli, saçlarını inek yalamış gibi olan barın arkasında yeni yıkanmış kadehleri silen bir barmen ile Safiye dışında kimse yoktur. Bardak silmekle meşgul olan barmenin Safiye’nin tereddütlü bakışlarını yakalaması uzun sürmez ve Safiye’ye ne içmek istediğini sorar. Safiye uzun süredir gözlemlediği sarhoşlar masasından kopya çekerek zaten adını tek bildiği o içkinin adını fısıldar: Arakia, lütfen. Barmen bir kadeh arakiayı Safiye’nin önüne bırakır Safiye uzun uzun önündeki bu içkiye bakar ve büyük bir yudum alır. Anında bir büyük alev topu Safiye’nin dilinden soluk borusuna oradan da midesine doğru iner, gözlerini bir zehir yutmuş gibi sımsıkı kapatan Safiye bu alev topunun midesine doğru inişini ellerini göğsüne bastırarak yatıştırmaya çalışır, ineğin saçlarını yaladığı barmen elindeki başka bir bardağı silerken bu yolculuğu pis pis sırıtarak çaktırmadan izler.
Ve o andan itibaren Safiye’nin ateş toplarının yolculuğu yarım saat arayla kalkan trenler gibi birbirini izlemeye başlar. Ateş toplarının etkisiyle Safiye’nin başı da daha önce hiç yaşamadığı bir güzellikte dönmeye etraftakiler bulanıklaşmaya ve bir rahatlama duygusuyla büyük bir keyif bedenini sarmaya başlar. Safiye yine önüne gelen kadehleri yudumluyor diğer taraftan mekân doluyor, zamanın ilerleyen saatleriyle kafası Safiye kadar güzel insanlar pistte dans edip eğleniyordur. Hemen tamamı turist olduğu anlaşılan çiftler çılgınca dans ediyor, dans ederken öpüşüyordur. Safiye’nin güzelleşen kafası ve içinde aylardır biriken o engel olamadığı coşku gözleri içine dolan şevk ile sürekli mekânda kuytularda sevişen çiftlere bakmaktan kendini alıkoyamıyordur. Safiye o çiftlerdeki kadınların yerine kendini koyuyor ağzından içeri giren, kulak memelerini emen bir erkek dilinin nasıl hissettireceğini düşünüyordur. Bu düşüncelerle zaten o sıralarda sürekli nemli olan Safiye’nin kuytulukları tekrardan nemleniyordur. Bu düşünceler içinde yeni bir ateş topundan yudum alan Safiye gözlerini tam kapatmıştır ki bir tok ses sol kulak dibinde belirir.
“Zehir içer gibi içiyorsun sanki”
Safiye ağırlaşan kafasını sola doğru çevirdiğinde kırk yaşlarında kendisine gülümseyen uzun boylu sarışın ve yeşil gözlü bir adam görür. Safiye gülümseyerek bir cevap vermeye çalışır ancak ateş toplarından dolayı ağzındaki sözcükler zorlayarak çıkar ve bu sarışın adamı daha çok güldürür. Bakışları gibi bulanık olan konuşmalar arasında Safiye sadece bu adamın adının Serkan olduğunu net bir şekilde algılar ve bu bulanık konuşmalar sonrasında kendini elinde kadehle diğer insanlar gibi pistte bulur. Işıklar yanıp sönüyor piste köpükler ve sisler yağarken müziğin en canlı noktasında Serkan’ın bir ara müziğin ritmiyle arkasına doğru geçtiğini kalçasını kendine doğru çekerek dans etmeye başladığını fark eder Safiye. Bir anda irkilir Safiye. Hatta bulanık hafızası onu yıllar öncesine Nedim ile olan dayak seanslarına ve kalçasında kabaran o uzuvun getirdiği şoka götürür. Bu tereddüt birkaç saniyeden ibarettir sadece ve Safiye kalçasını Serkan’a daha da çok yapıştırıp gövdesini biraz aşağı çekerek bu hareketi karşılar.
Eve girmeleriyle dudaklarının birbirine yapışması ve kıyafetlerin çıkarılması adeta bir olmuştur. Serkan, Safiye’nin gömleğini yırtarcasına çıkarır ve saçından kavradığı Safiye’yi salondaki mutfak masasına yüz üstü yatırır. Safiye’nin doğrulma çabaları kâh saçlarının daha çok çekilmesiyle kah sırtına inen yumruklarla karşılık bulur. Safiye kasıklarında önce Serkan’ın çözülen kemer sesini duyar sonra ise kasıklarına doğru yaklaşan Serkan’in erkekliğini hisseder yaklaşık yirmi yıl önce bir pantolon altından kalçalarına bastırılan Nedim’in erkekliği gelir aklına. Korkar Safiye, bir anda ürperir. Ancak içindeki azgın at gem vurulmayacak hale gelmiş, içinde biriktirdiği dereler bentlerini parçalamış, kasıklarından vücudunu saran alevler kendisini de yakıp kavuracak noktaya gelmiştir. Safiye’nin kaygan yollarında Serkan’ın gidip gelmeleriyle ilk defa içinde bir erkeği duyar Safiye. Bir taraftan Nedim’in tokatlarını yediği andaki gibi çığlıklar atıyor bir taraftan da hayatta ilk defa yaşadığı bu hazdan gözlerini sık sık kapamak zorunda kalıyordur. Serkan, Safiye’nin bir yandan saçlarını olanca gücüyle çekerken diğer yandan arada bir Safiye’nin sırtını, kalçalarını “sen bir orospusun” diyerek yumruklar. Serkan’ın gidip gelmeleri hızlanıp Safiye’nin sıcak ve ıslak yollarında tükenmeye yüz tutarken, aniden önceki böğürmelerinden daha güçlü bir şekilde böğürmeye başlar. Safiye’yi hızla mutfak masasından kaldırır, onu bu sefer sırt üstü çekyata yatırır ve Safiye’nin hala bakir olan memelerinin üzerine hazzın doruklarında boşalır.
Serkan üzerini giyinirken bir taraftan da alaycı bir ifadeyle söylendiğini duyar Safiye “Bu yaşta hala bakire olunur mu be”. Safiye utançla gözlerini Serkan’dan kaçırırken, gözü salondaki masanın üzerinde olan mutfak rulosuna ilişir. Serkan az önce ruhunun derinliklerindeki tüm hayvani iç güdüleriyle böğürerek Safiye’nin kavun büyüklüğündeki göğüslerinin üzerine bıraktığı menilerini silme ihtiyacı bile duymadan kapıyı vurarak çıkar. Kapı vurulup çıktığında Safiye, memelerindeki menileri, elinde kâğıt havlu ile kendini temizlemeye başlar ve gözlerinden dökülen yaşlar az önce bir anahtar ile kilit gibi bedenlerinin birbirine kenetlendiği çekyatın üzerine damlar.
Hikayenin bundan sonra birbirini tekrarlayan döngülerden ibarettir. Pişmanlıklar ama tekrar Adiverce ’ye giden adımlar, barların tuvaletlerinde, ofisin bodrum katında, arabada, eşleri tatilde olan adamların evlerinde, öğrenci yurtlarında evli bekar genç yaşlı birçok erkek Safiye’nin dizginlenmeyen şevk nehrini tatmin etmeye çalışır. Böyle günlerden birinin akşamında aylardır uykusuzluktan ve gem vurulamayan arzularının peşinde perişan hale düşmüş Safiye gecenin ilerleyen bir saatinde gece kulübünden çıkar. İnsanların artık Adiverce caddelerinden evlerine otellerine çekildiği o saatte Safiye caddenin ortasında yürürken birden sebebini anlayamadığı büyük bir hüzün midesinden yukarı doğru çıkar ve Safiye önce iç çekmeye sonra hıçkırarak ağlamaya başlar. Aylardır onu esir almış o büyük şevk arzular yerini birden büyük bir hüzün, ağır pişmanlık duygusuna bırakmıştır. Safiye’nin çığlıklarını sokakta ilk kez sokakta simit satan satıcılar duyar. Safiye bir yandan ağlıyor bir yandan aylarca yaşadıkları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordur.
“Sen benim fahişemsin”, “Beni aramayı kes artık seni dava edicem yoksa”, “Karım gelecek birazdan şimdi git”, “Burada böyle şeyler yapmayın siktirin gidin mekânımdan” cümleleri beyninde yankılanır ve kendini çok kirli hisseder Safiye. Çığlık çığlığa ağlarken Serkan’ in yaptığı gibi gömleğini yırtmaya başlar. Safiye bir yandan ağlıyor bir yandan bağırıyor bir yandan da büyük bir hızla elbiselerini çıkarıyordur. Adiverce esnafı bir süre bu enteresan gösteriyi gülümseyerek izlese de durumun ciddi olduğunu anlamaları fazla uzun sürmez, Safiye çırılçıplak kaldığı cadde ortasında üzerine elbiselerini giydirmeye çalışsan simitçilere saldırırken yakınlarda bir ambulans sireni duyulur ve dört kuvvetli adam Safiye’nin üzerine atılır. Ama Safiye dirençlidir. Önce bileklerini tutup üzerine battaniye atmaya çalışan bir görevlinin elini ısırır öbürünün gözüne de bir yumruk indirir. Nihayet üçüncü görevli Safiye’ye çelme takıp onu yere yıkana kadar iyi direnir Safiye. Yere bir boş çuval gibi yığılan Safiye’nin çıplak bilek ve bacaklarının her birine bir görevli yapışır ve Safiye’nin çığlıkları arasında bir hemşire ona yaklaşıp sağlam bir Alprazolam’ı Safiye’ye enjekte eder.
Safiye gözünü açtığında kendisini şehrin bir hastanesinin acil bölümünde bulur. Gözlerini zorlukla açabiliyor ve tüm bedeni üzerinde filler oturuyormuş gibi büyük bir uyuşukluk içinde söylenenleri anlamaya çalışıyordur. Sadece “biraz daha rahatladınız mı?”, “sabah”, “doktor bey” kelimelerini anlayabilir ve tekrar derin bir uykuya dalar. Sabah olduğunda Safiye kendisini kendi yaşlarında saçları hiç dökülmemiş doktorun huzurunda bulur, doktor dün hemşirenin ona sorduğu soruyu tekrarlar:
“Biraz daha rahatladınız mı şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
Safiye dün yaşadıklarının utancıyla kesik kesik cevaplar verir. Bu keskin sorular ve kesik kesik cevaplarla geçen kırk dakikadan sonra Doktor Safiye’nin gözlerinin içine bakar ve ona durumu açıklar. Safiye’nin doktorun söylediklerine ilk reaksiyonu bedeninin her bir zerresini ele geçiren bir titreme ve bunun yansıması olarak gözlerinden dökülen yaşlar olur. Doktorun sakin sakin açıklamalarını ağlayarak dinler ve doktorun söylediği ‘döngü’ kelimesi kafasına adeta bir çivi ile çakılır gibi çakılır. Safiye gözlerini elleriyle silip nazikçe doktora teşekkür eder eve gitmek istediğini söyleyerek odadan çıkmaya hazırlanırken Doktor Safiye’ye bir kâğıt uzatır ve ekler ‘mutlaka hemen tedavinize başlamamız lazım’
Tedavi…
Döngü…
Mutlaka…
Genetik…
Yinelenen…
Hayat boyu…
Doktorun söylediği bu kelimeler Safiye’nin kulağında defalarca çınlar koltuğunun üzerinde oturup yüzlerce kez doktorun verdiği kâğıdı okurken. Aklına çamurlu ayakkabılarıyla evine giderken yüreğine birden inen o sıkıntı ile ölüm duygusu, yağlı saçları, ekşi ter kokan koltuk atları, insanların ona yönelen yargılayan bakışları, bitmek tükenmek bilmeyen uyanmama isteği, nerden ve ne zaman geldiği belli olmayan ağlama krizleri, Nedim’in kalçasındaki sertliği, Adiverce’nin eylül ayları, sonra bir den baharın gelişi, içi içine sığmayan günleri, iyileşmesini, bedenindeki tüm delikleri değişik zaman ve mekanda dolduran değişik erkeklerin penisleri, içindeki bitmeyen enerji ve mutluluk anları gelir. Ve ağlayarak tekrarlar kendine:
Döngü, hayat boyu…
Aslında iyileştiğini hayatında ilerlediğini düşündüğü zamanların başa dönmesi mutlak olan bir kavşakta ilerlemek olduğunu düşünerek irkilir. Doktorun verdiği kağıda ve numarasına bakar. Tekrardan ve en baştan belki de hayatının en büyük mücadelesini vereceği bu yolculuğa hazır olmadığını düşünür. Çok değil on beş gün önce oturduğu koltuğun üstünde iki erkek tarafından hazzın doruklarında dolaşırken şimdi yanında bu kâğıttan başka kimse olmadığının korkutucu farkındalığıyla koltuğundan kalkar Safiye.
Safiye tayyörünü giyip makyajını yapar. En sevdiği Valentino ayakkabısını ayağına geçirip, balkon kapısını açar. Dışardaki rüzgâr evin salonundaki küçük masada bulunan kâğıtları uçuşturur ve Safiye bir melek gibi kanatlanıp uçacağını düşündüğü evinin yedinci katındaki balkonundan kendisini gökyüzüne bırakır.
Uçuşan kâğıtlarından birini evine ertesi gün gelen bir polis memuru bulur. Kâğıtta şu yazılıdır:
“10 Aralık tarihinde hastanemize müracaat eden Safiye Yılmaz’ a yapılan tetkikler ve hastanın öyküsünden elde edilen bilgiler sonucunda kendisinin iki uçlu duygu durum bozukluğu teşhisi (bi polar disorder) konulmuş olup ve kendisine aşağıda detayları belirtilen ilaç tedavisi ile psikoterapi uygulanması tavsiye edilmiştir.”
“Sayın Nadide Kısa Hanımefendinin aziz hatırasına…”
GA,
Antalya-Dubai
Şubat 2021-2022.
Okuma Esnasında Tavsiye Edilen Şarkı: Evidence, Marilyn Manson.
Yazarın notu: Bu öyküde ismi gecen kişi, ülke, şehir ve kurumların gerçek hayatla bir ilgisi olmayıp, öykünün tamamı yazarın hayal gücünün ürünüdür.
[1] Tulunsiya resmi para birimi