“Hayatın en büyük falı, bazen en sessiz kartta gizlidir.”
BÖLÜM 1: Şapka Koleksiyonu
Arda dolaba elini atıp bir rakı şişesini açtığında zihninde hala bazı anları uyuşturmaya çalışıyordu. Duvarları verilen haberlerden solmuş, yarı beyaz yarı gri bir alanda ilk öğrendiği an çınlıyordu beyninde..
Doktorun sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu:
“Ne yazık ki… ileri evre.”
Beyni, o cümleyi kabul etmemek için direndi. İleri evre ne demekti? Ne kadar ileri?
Oturduğu plastik sandalyeden doğrulmaya çalıştı. Dizleri güçsüzdü, ama Elif yanında dimdik oturuyordu. Gözlerini doktorun üzerine kilitlemişti, ama sesi titremiyordu.
“Tedavi şansımız var mı?” diye sormuştu Elif, beklenmedik bir sakinlikle.
Doktor gözlerini kaçırmıştı.
“Tedavi sürecine hemen başlamamız lazım. Ama… hazırlıklı olmalısınız.”
Hazırlıklı olmak!
O an, bu kelimenin ne anlama geldiğini anlamadı Arda. Hazırlıklı olmak… bir insanı kaybetmeye nasıl hazırlıklı olabilirdi ki?
O gün hastaneden çıkarken Elif’in elini tuttu. Beraberce hastanenin önünde arabaların birbirini ezmeye çalıştığı, sıkışan trafikte arabanın camlarından kafalarını çıkarıp birbirine küfür eden sürücülerin ortasında bir boş banka oturdular. Arda binlerce yılanın içini aynı anda kemirmesine, midesinin altından boğazına yükselen sıcak sulara direnirken Elif sessizce gökyüzüne bakıyordu. Elif bir derin nefes aldı ve gülümsedi.
“Her şey yoluna girecek Arda.”
Ama o günden sonra hiçbir şey yoluna girmedi.
İlk kemoterapi seansı…
Arda, hastane odasındaki saat tik taklarını dinlerken Elif’in yüzüne baktı. O güçlü kadının bile bedeni pes etmeye başlamıştı.
Önce saçları döküldü. Aynaya bakıp gülümsediğinde Arda’nın içi paramparça olmuştu.
“Sanırım şapka koleksiyonuna başlamam lazım.”
O gün Elif’e gülümsemeye çalıştı. Ama o gece, banyoya girip ellerini lavabonun kenarına yasladığında ilk kez ağladı.
Sonraki haftalarda, Elif’in gözleri mor halkalarla çevrildi. Kemoterapinin yan etkileri vücudunu kemiriyordu. Ağrılar. Mide bulantısı. Halsizlik.
Ama en kötüsü…
Bir gece, Arda’nın omzuna başını yasladı ve fısıldadı:
“Bazen… ölmek daha kolay olurdu diye düşünüyorum.”
O an Arda’nın dünyası yerle bir oldu.
Onu sarsıp bağırmak istedi. “Sakın böyle konuşma!” diye haykırmak istedi. Ama yapmadı. Sadece onu daha sıkı sardı.
Hastalığın ilerlediği günlerde, Elif’in sesi bile değişti. Zayıf, kırılgan, kaybolmaya hazır.
Bir gün sahile gitmeyi istemişti. Aralık ayının soğuğunda, sahilde yürümüşlerdi.
Arda, montunun ceplerine ellerini sıkıştırırken Elif’in soğuktan kızarmış yanaklarına baktı.
“Üşüyor musun?”
Elif başını iki yana salladı.
“Hayır. Ama içimde bir şey hafifledi.”
Arda, Elif’in o an ne kastettiğini bilmiyordu. Şimdi anlıyordu. O, gitmeye hazırlanıyordu.
Ve Arda, buna asla hazır olamayacaktı.
Ocak ayının ikinci haftasında, Elif’in bilinci kapanmaya başladı.
Hastane odasında, monitörlerin sesi düzenli bir ritimle atıyordu. Kalp atışları, giderek zayıflıyordu.
Arda, elini tuttu.
“Gitme,” dedi fısıldayarak.
Elif’in gözkapakları aralandı. Son bir kez ona baktı.
“Kendini hırpalama lütfen.”
Son kelimesi buydu.
Ve birkaç saat sonra, kalp monitörü düz bir çizgiye döndü.
Arda’nın dünyası o an sona erdi.
BÖLÜM 2: Karanlık Sadece Gece ile Gelmez
Karanlık, sadece geceyle gelmez.
Bazen, insanın içine yerleşir. Onu sarar, sıkıştırır, boğazına oturan görünmez bir el gibi nefes almayı zorlaştırır. Her yeni gün, yeni bir acıya uyanmak gibidir.
Arda, Elif’in ölümünden sonra bu karanlığın içine çekildi. Dünya, ondan bir şeyler koparmıştı. Ama sadece Elif’i değil. Ondan geriye kalan tüm anlamları da almıştı.
Elif’in öldüğü gün, sadece Elif ölmemişti. O gün, Arda’nın da içinde bir şeyler yitip gitmişti.
Başlarda acıyı hissediyordu. O kadar derindi ki bazen fiziksel olarak bile canını yakıyordu. Ama zaman geçtikçe, acının yerini bir boşluk aldı. Artık ne hissettiğini bile bilmiyordu.
Korkunç olan buydu.
Bir sabah aynaya baktığında, kendi gözlerinin içinin boş olduğunu gördü.
Bir zamanlar ışık taşıyan, umutla bakan gözleri… şimdi ölü bir adamın gözleriydi.
Yemek yemiyordu.
Bazen, sabah kahvesini yapmayı unutuyordu. Bazen, günlerce dişlerini fırçalamıyordu.
Geceleri uyuyamıyordu.
Çünkü gözlerini kapattığında, Elif’in son anlarını görüyordu.
Gözlerini açtığında ise… Elif’in artık olmadığını hatırlıyordu.
O yüzden çoğu zaman yataktan hiç kalkmamayı tercih ediyordu.
İnsanlar başlarda etrafındaydı. Başsağlığı dileyenler, yanına gelen arkadaşlar, ona iyi olup olmadığını soranlar… Ama zaman geçtikçe, herkes hayatına devam etti.
Arda ise devam edemedi.
İnsanlar ondan hep aynı cevabı bekliyordu: “İyiyim.”
Ama nasıl iyi olabilirdi ki? Ölmekten daha kötü bir şey varsa, o da yaşayan bir ölü olmaktı.
Telefonu çalıyordu ama açmıyordu. Cevap vermek için enerjisi yoktu.
Dışarı çıkmak istemiyordu.
İnsan görmek istemiyordu.
Konuşmak istemiyordu.
En kötüsü, yaşamak istemiyordu.
Ölmek istemiyordu belki ama yaşamak için de bir sebebi yoktu. Tam bir boşluğun içindeydi.
Günler birbirine karıştı.
Salı mıydı? Perşembe mi? Mart mıydı, Nisan mı?
Saat kaçtı? Kaç aydır böyleydi?
Bir sabah uyandığında, hangi mevsimde olduğunu bile bilmiyordu.
Camdan dışarı bakmadığını fark etti. Kaç aydır perdeleri açmadığını bile bilmiyordu.
Kafasındaki sesler susmak bilmiyordu:
“Onsuz hiçbir şeyin anlamı yok.”
“Bu böyle devam edemez.”
“Peki, ne yapacaksın?”
Bir sabah yatağından kalktı. İlk defa aynaya baktı ve kendini tanıyamadı.
Zayıflamıştı.
Gözlerinin altı çökmüştü.
Çok yorgundu.
Ne zaman bu hale geldiğini hatırlamıyordu. Ne zaman bu kadar boşaldığını…
Bazı geceler, balkona çıkıyordu.
Şehre yukarıdan bakıyordu. Arabalara, sokak lambalarına, yürüyen insanlara…
Hepsi dünyada bir yer edinmişti. Ama o, sanki varolmayan bir boşluk gibiydi.
İçinde derinlerde bir yerde, bir his vardı. Bir düşme hissi.
O balkondan atlarsa… sonunda gerçekten kaybolur muydu?
İşte, depresyon böyleydi. Her şeyin anlamını yitirdiği, ama ölmeye cesaret edemediğin bir nokta.
Sonra bir gün, boğuluyormuş gibi hissetti.
Göğsüne görünmez bir el bastırıyordu sanki. Nefes alamıyordu.
Bir panik atağa mı giriyordu? Bilmiyordu.
Sadece kalbinin deli gibi çarptığını, beyninin bulanıklaştığını ve ağzından kelimeler çıkmadığını biliyordu.
İçinden sadece “Beni buradan çıkarın.” diye bağırmak geliyordu. Ama kime bağıracaktı?
Kimse kalmamıştı.
O gün, Levent ona mesaj attı.
“Kahve içelim. Seninle konuşmam lazım.”
İstemedi. Ama gitmeyi de reddedemedi. Çünkü belki de, içindeki bir şey artık bir yardım eli arıyordu.
BÖLÜM 3: Kaderin Kapısı
Arda, telefonunun ekranına uzun uzun baktı.
Normalde cevap vermezdi. Aylarca arayanları geri çevirmiş, insanların sorularına kaçamak yanıtlar vermişti.
Ama o gün… bilmiyordu.
Belki de, içindeki bir şey artık bir yardım eli arıyordu.
“Tamam.”
İki saat sonra, Beşiktaş’ta bir kafede oturuyordu. Önlerinde iki fincan kahve vardı, ama Arda daha kahvesine dokunmamıştı.
Levent ona uzun uzun baktı. Gözlerindeki boşluğu fark etti.
“Arda, bak… Biliyorum, kolay değil. Kimse ‘hadi geçecek’ diyemez. Ama sen… kendini tamamen kapattın. Böyle devam edemezsin.”
Arda, parmaklarını kahve fincanının etrafında gezdirdi. Sessizdi.
Levent, derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti.
“Kardeşim, biliyorum psikoloğa gitmeyeceksin. Biliyorum, kimseyle konuşmak istemiyorsun. Ama… belki başka bir şey dener misin?”
Arda başını kaldırıp ona baktı.
“Ne mesela?”
Levent, telefonunu çıkardı, ekrana bir şey yazdı ve sonra ona doğru kaydırdı.
KADERİN KAPISI – Gerçek tarot rehberliği burada!
Arda, ekrana kayıtsızca baktı.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” diye homurdandı.
Levent ciddiydi.
“Hayır, ciddiyim. Geçen ay buradan fal baktırdım. Birini seçtim, adı Gökçe. O kadar derin şeyler söyledi ki… Geçmişimi, hislerimi, içimdeki korkularımı bildi. Bilmiyorum dostum, belki de gerçekten özel bir yeteneği var. Veya belki de… bazen dışarıdan bir göz görmek iyidir.”
Arda yüzünü buruşturdu.
“Bunlar saçmalık.”
Levent ısrar etti.
“Peki ya değilse? Arda, sen yardım almak istemiyorsun. Terapiye gitmeyeceksin, insanlarla konuşmayacaksın. Ama belki de sadece bir yabancıya, seni anlamasını beklemeden bir şeyler anlatmak sana iyi gelebilir. Hem takma isim kullanırsın, paranoyak olma.”
Arda sessiz kaldı.
Gece, yatağına yattığında Levent’in sözleri zihninde yankılanmaya devam etti.
O an, cebinden telefonunu çıkardı ve uygulama mağazasını açtı.
Kaderin Kapısı uygulamasını indirdi.
Tarot bakan birçok kişi vardı ama gözü Levent’in söylediği o isme takıldı:
Gökçe.
Levent’in dediği gibi, hakkında çok fazla yorum vardı.
İnsanlar onun inanılmaz olduğunu söylüyordu.
Sanki bir şey… onu oraya çekti.
Parmakları, düşünmeden ekrana dokundu.
“Merhaba Arda. Kartların bugün seninle konuşacak. Bir soru sormak ister misin?”
Arda, telefona baktı.
Soracak neyi vardı? Hayatıyla ilgili bir umut olup olmadığını mı?
Sonunda tek bir şey yazdı:
“Hayatım bir daha anlam kazanacak mı?”
Bir süre sonra, ekranında üç kart açıldı:
Kule – Ay – Aziz.
Gökçe’nin mesajı geldi:
“Geçmişin bir enkaza dönmüş. Kule, yıkımı simgeler. Bütün hayatın, sevgilinle birlikte göçmüş gibi hissediyorsun. Ay, içindeki korkulara, karanlığa işaret eder. Ama Aziz… O yol göstericidir. Seni birine götürecek. Ama bu kişiyle olan bağın seni değiştirecek. Dönüşüm başlayacak.”
Arda, telefona uzun süre bakakaldı. Kalbinde bir şey… kımıldadı. Bir yıldır hissetmediği bir şey.
Gökçe, sadece bir falcı değildi. O, onun hislerini okuyordu.
O günden sonra, Gökçe’yle her gün konuşmaya başladı.
İkinci fal seansı, Arda’nın en zorlandığı günlerden birinde oldu.
Elif’in doğum günüydü.
O gün uyandığında, göğsünde ağır bir taş vardı. Gün boyunca hiçbir şey yapmadı.
Ama gece, yine Gökçe’ye mesaj attı.
“Bugün bir fal daha istiyorum.”
Gökçe bir süre sonra cevap yazdı:
“Bugün için üç kart seçtim: Ölüm, Denge, Yıldız.”
Arda, irkildi.
“Ölüm kartı ne demek? Kötü mü?”
Gökçe, hemen cevap verdi:
“Ölüm, bir sonu temsil eder. Ama bu, aynı zamanda bir başlangıçtır. Yeniden doğmak için bazı şeylerin tamamen bitmesi gerekir.”
Sonra bir mesaj daha geldi:
“Sen içten içe, kendi kendini bir mezara kapattın. Ama bu bitmek zorunda. Artık dengeyi bulmalısın. Ve Yıldız kartı… umut demektir. Hayatın sana yeni bir şey getirmesi için, senin de ona kapıyı açman lazım.”
O gece, Arda uzun zamandır ilk defa penceresini açtı.
Temiz havanın içeri dolmasına izin verdi.
Bir sabah Arda erkenden uyandı. Uzun zamandır ilk kez sabahların bir anlamı varmış gibi hissetmişti. İlk refleksi telefonuna uzanmak oldu.
Uygulamayı açtı, yazdı:
“Bugün kartlar bana ne söyleyecek bilmiyorum ama… sessizlik içimi kemiriyor.”
Gökçe cevap vermekte gecikmedi:
“Bakalım, bugün kartların kalbinin neresine dokunacak.”
Kartlar açıldı: Münzevi – Ters Kılıç Sekizlisi – Güç
“Münzevi kartı, içine dönme halini gösterir. Ters Kılıç Sekizlisi, kurtulmak için aslında gereken güce sahip olduğunu ama zincirleri kendin bağladığını söylüyor.
Ve Güç kartı… sabrın, kalbin ve insanlığın seni yeniden kurabileceğini müjdeliyor.”
Arda başını yastığa yasladı.
Kartlara değil… Gökçe’nin sesine bağlanmaya başlamıştı.
Sanki biri onun kalbinin içine bakıyor, en karanlıkta kalan kelimeleri oradan çıkarıyordu.
“Kartlar konuşmaz,” dedi kendi kendine.
“Ama Gökçe… anlıyor.”
Bir akşam, hiçbir şey yazmadı.
Ama uygulamayı açtı.
Gökçe’nin adını görünce, sadece bir cümle yazdı:
“Hiçbir şey sormayacağım. Sadece… konuşmanı istiyorum.”
Gökçe, sessizlikten korkmamıştı.
“Bu akşam kartları ben seçtim. Sen susarken, kalbinin sesi konuşsun.”
Kartlar: Ters Ay – Dünya – Asaların Üçlüsü
“Ters Ay, artık korkuların seni esir alamayacağına işaret. Dünya, içsel bir tamamlanmaya doğru ilerlediğini gösteriyor. Asaların Üçlüsü ise, ileriye bakman gerektiğini fısıldıyor.
Geçmişi arkanda bırakmadan geleceğe yürüyemezsin Arda.”
Bu sefer Arda bir şey yazmadı.
Ama ekrana uzun süre baktı.
Göğsünün ortasında, donuk bir boşluk vardı.
Bu seansla birlikte o boşlukta küçük bir kıpırtı hissetti.
Bir merak.
Bir alışkanlık.
Bir bağ.
Fal seansları devam ettikçe, Arda farkında olmadan Gökçe hakkında daha fazla şey öğrenmek istemeye başladı.
Başta bunu kendine bile itiraf etmedi. Ama her konuşmalarında, ona dair küçük detayları zihninde biriktirdiğini fark etti..”
Arda, bir gün ona fal baktırmadan sadece konuşmak istediğini fark etti.
O gece, açtı ve sadece şunu yazdı:
“Sen nasılsın?”
Gökçe birkaç saniye içinde yanıt verdi.
“Ben mi? Normalde insanlar bunu sormaz.”
“Ben soruyorum.”
Gökçe sustu. Sonra bir mesaj daha geldi.
“Ben iyiyim. Ama bazen, eski hayatımdan kalan gölgeler peşimi bırakmıyor. Herkesin bir geçmişi var, değil mi?”
“Evet.”
O gece, ilk defa sadece fal bakmadılar. Gerçekten sohbet ettiler.
Ertesi gün sabah kalktığında, ilk işi…
Gökçe’ye günaydın demekti.
Ve işte o an, Arda fark etti…
Artık fal için burada değildi.
Gökçe onun için bir ses olmuştu.
Hayatın boğuk sesleri içinde, yalnızca onu duymak istediği bir yankı.
Bir ses,
Bir bağ,
Bir sebep.
BÖLÜM 4: Sen zaten her şeyi kaybediyorsun değil mi?
Bazen bir insanın hayatına nasıl girdiğini bile anlamazsın. Ama nasıl çıktığını her hücrenle hissedersin.
Arda, bir sabah uyandığında, her zamanki gibi telefonunu aldı. Gökçe’ye mesaj atmak, o günün tarot kartlarını açtırmak istiyordu.
Ama uygulamada Gökçe yoktu.
“Bu kullanıcı artık aktif değil.”
Arda gözlerini kırpıştırdı. Yanlış mı görüyordu?
Tekrar arattı.
Son konuşmalarına döndü.
Profiline ulaşmaya çalıştı.
Ama hiçbir yerde Gökçe yoktu.
Anlam veremedi.
Başta bunun teknik bir hata olduğunu düşündü. Belki hesap kapatılmıştı, belki de sistemsel bir hata vardı. Ama sonra… bir şeyi fark etti.
Gökçe’nin ona fal bakmayı bıraktığı son gece… ona farklı bir şekilde konuşmuştu.
“Geçmişim bazen peşimi bırakmıyor.”
“Herkesin bir geçmişi var, değil mi?”
Bu bir veda mıydı?
Bu ihtimal… Arda’nın içini korkunç bir panik kaplamasına neden oldu.
Son bir yıldır içinde tekrar nefes almaya başlayan bir şey vardı. Ve şimdi, onu da mı kaybediyordu?
Arda, bir yıl önce Elif’i kaybettiğinde hissettiği derin kayıp duygusunun bir benzerini tekrar yaşadığını fark etti.
Boşluk.
Bir yere ait olamama hissi.
Kontrolün elinden kayıp gitmesi.
Bu bir ilişki değildi. Aşk değildi. Ama bağlılıktı.
Gökçe, ona iyi gelmişti. Onu anlamıştı. Arda hayatında ilk defa bir şeyleri paylaşabileceğini hissetmişti.
Ama şimdi… o da gitmişti.
Yutkunurken bile boğazına bir şey oturuyordu.
Tekrar kaybetmeyi kaldıramazdı.
İlk olarak site yönetimine mesaj attı.
“Merhaba, daha önce sık sık fal aldığım bir kullanıcıya ulaşamıyorum. Hesabı kapanmış gibi görünüyor. Acaba iletişim bilgilerine ulaşmam mümkün mü?”
Birkaç saat sonra gelen cevap onu daha da çaresiz hissettirdi.
“Üzgünüz, ancak falcılarımızın kimlik bilgileri gizlidir. Kullanıcı hesabını kapattıysa, ona ulaşmanız mümkün değildir.”
Yani artık resmen kaybolmuştu.
Bu cevabı okuduğunda, telefonu elinden bırakıp derin bir nefes aldı. Ne yapacaktı?
Beyninin içinde sesler yankılanıyordu:
“Sen zaten her şeyi kaybediyorsun, değil mi?”
“Birini kaybetmeye daha hazır mısın?”
“Onu bulmadan yaşayabilecek misin?”
O gece, saatlerce eski konuşmalarını ve Gökçe’nin fal seanslarını dinledi.
Konuşmaları dinlerken farkında olmadan onu özlediğini hissetti.
Sesi sakindi. Sözleri huzur vericiydi. Arda, ne kadar süredir huzur kelimesini hissetmediğini düşündü.
Bir noktada, Gökçe’nin eski bir falda söylediği cümle dikkatini çekti.
“İstanbul’dan ayrılalı uzun zaman oldu. Defne’yle küçük bir sahil kasabasında yaşıyoruz. Sade bir hayat kurduk. Bazen uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Özellikle Köyceğiz’e gitmeyi seviyorum.”
Arda, aniden doğruldu.
Köyceğiz.
İlk defa bir ipucu yakalamıştı.
Beyni hızla çalışmaya başladı. Orada bir yerlerde olmalıydı.
O gece hiç uyumadı. Sabah ilk uçakla Dalaman’a gitti.
Kiraladığı arabayla Köyceğiz’e doğru yol aldı. Yolda, göğsünde garip bir his vardı.
Merak mıydı?
Kaygı mıydı?
Bir şeyi bulma isteği miydi?
Bir yıl önce olsa, bunu yapmazdı.
Ama artık… değişmişti.
İlk defa, bir şey için savaşmak istiyordu.
Köyceğiz’e vardığında, bir kafeye oturdu.
Ne yapacaktı?
Bu kasabada, o kadını nasıl bulacaktı?
Bir taktik belirledi: Kızı olan kadınları bulmalıydı.
Ondan kalan tek ipucu, Defne’ydi.
İlk gün sonuçsuz geçti. İkinci gün, yine sonuç alamadı.
Ama üçüncü gün, yaşlı bir kadınla konuşurken önemli bir bilgi aldı.
“Buralarda uzun zamandır yaşayan bir kadından bahsediyorsun. Kızı var. Ama fazla insanlarla görüşmez. Biraz ileride, orman yolunun sonunda küçük bir evi var.”
Arda’nın içi kıpır kıpır oldu.
Bu oydu. Onu bulmuştu.
Ayakları onu orman yoluna doğru götürürken, içindeki bütün duygular birbirine karışmıştı.
Ne hissediyordu?
Merak mı? Aylarca falına baktırdığı, sesini duyduğu kadın… karşısında olacak mıydı?
Korku mu? Eğer orada değilse? Eğer… yine kaybederse?
Heyecan mı? Hayatında ilk defa bir şeyi bulmaya bu kadar yaklaşmıştı.
Adımları hızlandı.
Yolun sonunda, küçük bir taş ev görünüyordu.
Kapının önünde, eski bir tahta masa vardı. Rüzgâr hafifçe çanı sallıyordu.
Birkaç metre kala, nefesini tuttu.
Ve işte o an, tam kapıya yaklaşırken, hikâye bitmedi.
Çünkü o an, hayatın en büyük falı açılıyordu.
BÖLÜM 5: Büyük Arkana
Kapıyı tıklattığında içeriden bir hareket duyuldu.
Bir sandalye gıcırdadı, ayak sesleri yaklaştı.
Kapı açıldığında, ilk defa yüz yüze geldiler.
Arda, onu bir yerden tanıdığını hissetti. Ama nereden?
Gözleri, yüz hatları, sesi…
Beyninde bir şey kıpırdadı. Daha önce onu görmüştü. Ama nerede?
Ve o an, zihninin derinliklerinde gömülü bir anı canlandı.
Bir düğün.
Beyaz bir gelinlik içinde Elif, yanında o gün hiç önemsemediği bir kadın.
Elif’in elini tutarak ona fısıldadığı bir cümle:
“Bu benim en yakın dostum. Üniversiteden beri yanımda.”
Arda’nın gözleri büyüdü. Kanı çekildi.
“Sen…”
Gökçe başını hafifçe yana eğerek acı bir tebessüm etti.
“Beni hatırlıyorsun değil mi?”
Arda, kalbinin deli gibi çarptığını hissetti.
“Sen Elif’in arkadaşısın. Düğünümüzde seni gördüm… Ama neden? Neden bana gerçeği hiç söylemedin?”
Gökçe derin bir nefes aldı. Gözleri nemlenmişti.
“Sana her şeyi anlatacağım. Ama önce içeri gir.”
İçeri geçtiğinde, küçük ama huzurlu bir odada buldu kendini.
Pencerenin önünde küçük bir masa, üzerinde tarot kartları.
Her şey bir anda anlam kazanmaya başladı.
Arda gözlerini kıstı.
“Beni buldun… değil mi? En başından beri biliyordun.”
Gökçe başını eğdi.
“Evet. Ama ben seni bulmadım, Arda. Elif beni sana bıraktı.”
Gökçe çekmeceden eski, katlanmış bir kâğıt çıkardı. Elif’in el yazısı. Arda katlanmış kağıdı titreyen elleriyle alıp okumaya başladı:
“Gökçe’m,
Eğer bu mektubu okuyorsan, artık burada değilim. Ama seni son bir şey için istemek zorundayım. Arda, güçlü biri. Ama bazen insanlar en güçlü yerlerinden kırılırlar. O, benim ölümümle paramparça olacak. Ve kendini kaybedecek.
Beni kaybettikten sonra, onu tamamen yalnız bırakmamanı istiyorum. Ama doğrudan gitme. Eğer ona “Ben Elif’in arkadaşıyım” dersen, beni bir gölge gibi hatırlayacak ve seni kabul etmeyecek. Ama başka bir şekilde hayatına girersen… belki de, ona yeni bir yol gösterebilirsin.
Ne yapacağını bilemiyorum. Ama sadece bil ki, eğer bunu yaparsan, ben huzur içinde giderim.
Beni hep hatırla.
Arda’ya göz kulak ol.
Elif. ”
Arda, kağıdı titreyen ellerle tuttu. Gözlerinden akan yaşlar mektubun Elif kısmının tam ortasına düştü.
“Elif… seni bana mı bıraktı?”
Gökçe başını salladı.
“Evet. Ama ben de başta ne yapacağımı bilemedim.”
“Sana hiçbir şey söylemeden hayatına nasıl gireceğimi düşündüm. Seni yakından tanıyan biriyle iletişime geçmem gerektiğini biliyordum. Ve o kişi, Levent’ti.”
Arda nefesini tuttu.
“Levent mi? O da biliyor muydu?!”
Gökçe başını salladı.
“Bilmiyordu. Ama Elif öldükten sonra seninle kim ilgileniyor, kim en yakının, onu öğrenmem gerekiyordu. Levent’in sosyal medya hesaplarını buldum. Sonunda onunla iletişime geçtim.”
Zaman yavaşladı.
Arda her şeyin nasıl örüldüğünü anlamaya başladı.
“Ona ne dedin?”
“Bir şekilde seni konuşmaya ikna etmesini istedim. Ama bir psikolog gibi değil. Daha farklı bir şey gerekiyordu. İnsanlar bir terapiste gitmeye direnebilir, ama kaderlerine inanmayı seçebilirler. O yüzden, seni bir falcıya yönlendirmesini istedim.”
Arda’nın gözleri bir noktaya sabitlendi.
Levent’in kahveye çağırması.
Tarot uygulamasından bahsetmesi.
“Sadece bir dene” demesi.
Ve Arda’nın o gece Gökçe’yi seçmesi.
Arda bir adım geri çekildi.
“Bu tamamen tesadüf değildi. Beni oraya çeken sendin.”
Gökçe derin bir nefes aldı.
“Evet. Ama senin Gökçe’yi seçmen… işte orası kaderdi.”
Arda bütün bunları anlamaya çalışırken, Gökçe masasındaki tarot destesine uzandı.
“Bir kart daha açmak ister misin, Arda?”
Arda bir süre düşündü. Sonra, ilk defa kendi iradesiyle kartlara dokundu.
Üç kart çekti.
1️ Kule – Geçmişin enkazı, eski hayatın yıkılması.
2️ Güneş – Yeniden doğuş. Kaybolan ışığın tekrar ortaya çıkışı.
3️ Aziz – Gerçek dostluk, iki ruhun birbirine ayna olmasıdır.
Arda, üçüncü karta uzun uzun baktı.
Gökçe, ona dikkatlice baktı.
“Bu fal, sana ne söylüyor?” diye sordu.
Arda gözlerini kapattı. İlk defa derin bir nefes aldı.
“Bana, hayatın en büyük falcısının kader olduğunu söylüyor.”
Ve ilk defa, karanlıktan çıkmayı gerçekten istediğini hissetti.
Ve işte böyle, hayatın en büyük falı açılmış oldu.
Büyük Arkana tamamlanmıştı.
Gökçe Hanım, Zeynep ve varlığını Allah’a emanet ettiğim kardeşim Hakan ile kanserle mücadele edenlere, yakınlarına adanmıştır.
GA,
Dubai, 22 Mart 2025.
Okuma Esnasında Tavsiye Edilen Şarkı:
Dedublüman, Belki- Aküstik