Bas Belası Korkumuz: Yalnızlık
Geçirdiğim anksiyete ataklarından sonraki üç sene kendimi, benliğimi, kişilik yapımı, geçmişimi ve zihnimde yıllardır getirerek bıraktığım bazı çarpıtılmış düşünceleri fark edip, bunlar üzerine çalışmakla geçti. Bu niye benim başıma geldi sorusuyla başlayan ve hala da devam eden bu hayatimin en anlamlı yolculuğunda sadece anksiyete, panik atak değil, aynı zamanda obsesif kompulsif bozukluk, majör depresyon ve hatta pipolar bozukluktan şikâyet eden onlarca insanla konuşma sansına onların iç dünyalarını anlama sansına eriştim.
Hikayeleri, inançları, sosyo ekonomik durumları, dilleri farklı olsa da birçok hikâyede (kendimin de dahil) insan zihnine izdirap veren en büyük korkunun yalnızlık korkusunu olduğunu fark ettim. Psikanalizde kullanılan meşhur tekniklerden biri What If tekniğidir (Türkçesi Olursa ne olur tekniği), böylelikle olumsuz duygu durumunu yaratan ana düşünceye ulaşılıp oradaki düşünce üzerinde danışanla çalışılır. Üç yıl önce yoğun anksiyete ataklarının yarattığı fiziksel semptomlardan (uykusuzluk, kusma, bacak ve ellerde uyuşma, boğulacak hissi, baş dönmesi vs.) şikâyetçi olan bir danışanın terapi seansında uygulanan what if tekniği sonuçları şöyledir:
Hissedilen duygu: Korku
Düşünce: Aklimi kaçıracağım
Aklını kaçırırsan ne olur?
Beni bir hastaneye kapatırlar
Seni bir hastaneye kapatırlarsa ne olur?
Yardık çalışamam ve ailemi dostlarımı göremem
X: Ailen ve dostlarını şu an da her gün görmeden yaşıyorsun. Onları görmesen ne olur?
Y: Yalnız kalırım. (Kok düşünce)
Bu örnekte de görüleceği üzere danışanın yaşadığı yoğun anksiyete ataklarına neden olan nevrotik bozukluğunun altındaki bir neden danışanın yalnız kalma korkusu ve hatta yalnız kalmanın zihninde kotu bir şey olarak kodlandığı otomatik düşüncedir. Isin benim için enteresan olan tarafı ise yıllar içinde bana iç dünyalarını açma ayrıcalığını gösteren birçok farklı sosyo kültürel, demografi ve inanç sisteminden gelen, duygu durum bozukluğunun yarattığı fiziksel ve zihinsel belirtilerden acılar çeken insanların çoğunda yaşadığı sikintinin temel nedeninde bu yalnızlık korkusu olduğunu hayretle gözlemlemem oldu. Bazıları bu korkuyu atak anında öfke nöbetleriyle, bazısı durumdan bağımsız gelen ağlama krizleriyle (“crying spells”), bazısı de kendisini günlük yasamam kapayan depresif bir yasam tarzıyla dışa vuruyordu. Kimisi bu duygu durum bozukluğunun yarattığı rahatsızlığı daha fazla yiyerek, kimisi daha fazla alkol alarak, kimisi esrar içerek, kimisi de sürekli uyuyarak ve hemen hemen hiç birsey yapmadan izdiraplarini hafifletmeye çalışıyordu.
Peki bahsedilen tüm bu sıkıntıların nedenlerinden biri olan yalnızlık düşüncesi gerçekten de düşündüğümüz kadar korkutucu mudur? Yalnızlık olarak tanımladığımız şey nedir? Yalnızlık bizi bu kadar rahatsız eden bir korkuysa buna neden olan şey nedir?
Bu soruları yıllar içinde yukarıda bahsettiğim insanların travmalarını, acılarını ve yaşadığı sorunların kok nedenlerinden biri olan yalnızlık korkusuyla karşılaştığımda kendime sürekli sordum. Bu farklı gruplardan gelen insanların yasadıkları duygu durum bozukluğunun bir nedeni olarak ortaya çıkan yalnız kalma düşüncesi neden ortaya çıkıyordu? Bu sorunun yanıtları zihnimi kurcalarken, bunlarla ilgili kitaplar yayınlar okurken bir şey dikkatimi çekmeye başladı: Ne kadar farklı sosyo kültürel, yas, inanç sistemlerinden gelseler de bu insanların bazı karakteristik ortak özellikleri vardı. Bu insanlar son derece zeki, kibar, is ve özel yaşamlarında titiz, analitik düşünme biçimleri çok güçlü ve mükemmeliyetçilik kişilik özelliğine sahip insanlardı. Bu insanlar herhangi bir konu hakkındaki duygularını oluştururken, bilmeden yaptıkları varsayım tüm insanoğlunun da mükemmel bir varlık olduğuna dair yaptıkları bir on kabuldü. Onlara göre etkileşim içine girdikleri insanları kendilerine göre “yanlış”, “hatalı” ve “kotu” olarak tanımlamakta (ki bu da bir çarpıtılmış otomatik düşüncedir) insanların davranışlarında bir mantık neden sonuç ilişkisi aramakta bunu bulamadıklarında ise hayal kırıklığı, öfke ve üzüntü yasamaktaydılar. İşte kazmanın vurulması gereken ilk önerme buydu yani tüm insanların da kendilerini algıladıkları gibi mükemmel oldukları, bir mantıksal düzen içinde davrandıkları, yasadıkları önermesiydi.[1]
(…)
X: Peki o neden bana ……. Davranıyor? Bunun beni üzeceğini bilmiyor mu?
G: Neden onun bunu fark etmesini bekliyorsun?
X: Çünkü o çok zeki ve eğitimli biri, bu davranışının beni üzdüğünü fark edecek kapasitede biri
G: Türkiye’de son rakamlara göre 4 milyon üniversite öğrencisi var ve bu sayı hızla artıyor. Sence bir kişinin diploma sahibi olması onu daha mı az hata yapan biri olmasını sağlar?
X: Hayır tabi ki ama o üstelik çok zeki biri.
G: Zekayi nasıl tanımlıyorsun ve bunu nasıl ölçüyorsun? Dünyanın bugün geldiği noktada yaşanan birçok sorun olduğuna göre, bu dünyayı hep aptal insanlar mı yönetti sence?
(…)
Bizi kotu hissettiren düşüncelerimizin önemli nedenlerinden insanların beklediğimiz mükemmel davranışları yapmasını beklememiz ve kendimiz gibi düşüneceklerini davranacaklarını beklemektir. Bu en büyük yanılgılardan biridir, insan yapısı itibarıyla zavallı bir varlıktır ve hatalar yapmak onun doğasında vardır. Üstelik bizim “hata”, “yanlış”, “günah” vs. gibi etiketlediğimiz tüm eylemler ve davranışlar ancak bu davranışın bir inanç ve kural sistemine göre mizan edilmesiyle algılanır. Örneğin İslam’da alkol almak günah iken Hristiyanlıkta bu günah değildir. Ben kız arkadaşımı aldatırsam bu toplumun genel ahlak anlayışına göre hata ve amiptir, ancak benim değer ve düşünce yapım poligamik ilişkileri onaylıyorsa benim yaptığım eylem bana göre hata değildir, kişisel tatmin duygumun birçok bedende masum bir şekilde arayışımdır. Öte yandan insan denen varlık, kompleks bir psikolojik ve fizyolojik sisteme sahiptir ve bu sistemlerin her zaman sizin beklediğiniz sonuçları her koşulda aynen üretmesini beklemek bana göre büyük bir hayalciliktir. Şöyle bir örnek üzerinde düşünelim. Çok yaşlı bir insan uzun sure bir hastalıktan mustarip olmuş ve olmustur. Bu insanın cenaze töreninde çocukları, tanıdıkları bulunur. Çocuklarından biri anne veya babasının ölümüne üzülürken aynı zamanda ruhunun derinliklerinde onun ölmesine sevinebilir de. Onu kaybettiği düşüncesi üzüntü verirken, belki artık ona harcadığı paraların ona kalacak olmasından, belki kalan mirastan, belki artık uzun sure acı çekmeyeceğinden dolayı içinde sevinç isteği duyar. Bunu duyduğunda bazı insanlar bu hislerinden ötürü utanç duyar halbuki burada yaşanan yine kompleks bir varlık olan insanın ayni durum karsısındaki yaşadığı iki ayrı duygudur ve bunda utanacak bir şey yoktur. İnsanı, mükemmel olduğu kalıptan alıp, alelade bir varlık düzeyine indirdiğimizde rahatlamalarımız başlayacaktır.
Peki nedir bu yalnızlık? Türk dil kurumuna göre yalnızlık “yanında başkaları bulunmayan” anlamında bir sıfattır ve ayni kelimenin ruhbilimine göre anlamı ise toplumsal ilişkilerden yoksun veya yoksun bırakılan kişidir. Bizim genellikle yalnızlık tanımı kullanırken tanımladığımız görsel fotoğraf kareleri de bu tanımlara yakındır. Genelde insanların birçoğu yalnızlığı tanımlarken, aklına doyumlu bir ilişkisi ya da bir ilişkisi olmadığı durumu yalnızlık olarak algılamaktadır. Bir grup ise yalnızlığı arkadaşsız kalmak, bir evin içerisinde veya bir mekânda tek başına oturmak gibi onlara göre oldukça korkutucu bir fotoğraf karesini beyinlerinde oluşturarak algılamaktadır. Gerçekten de sosyal bir varlık olan insanoğlu, birçok ihtiyacının (ki onay ihtiyacı da buna dahildir ve bagimligiligi bence uyuşturucudan bile daha zarar vericidir) tatmini için sosyal ağlara ihtiyaç duyar. Kendinizi merkezde olarak düşündüğünüz ve bunun etrafında içten dışa doğru giden ve gittikçe zayıflayan halkaların sizin sosyal ağınız olarak algıladığınız aşağıdaki gibi bir sosyal ağ diyagramı olduğunu düşünelim.

Kaynak: Marissa King, “Social Chemistry: Decoding the Patterns of Human Connection”, Kindle Version, loc.545.
King, yazdığı kitapta insanın en yakından ilişki kurabildiği insan sayısının 2 ile 5 arasında olduğunu ve bu sayı arttıkça ilişki yakinliğinin düştüğünü iddia etmektedir. Biz insanlar her zaman bu 2 ile 5 kişiyi kendimize iyi gelen insanlardan seçmeyiz, hatta kimi zaman bu yakın insanlarla toksik ilişkiler yaşarız ama onları hayatimizden çıkaramayız, çünkü yalnızlık korkusu öyle bir baskın gelir ki kendi benliğimizi, ihtiyaçlarımızı hiçe sayarak yıllarca bu toksik ilişkilerinin yarattığı travmalara kaptırırız ruhumuzu.
(…)
X: Annem küçüklüğümden beri her fırsatta iste böyle beni aşağılar eleştirir.
G: Ben ayni şeyleri yapsam, nasıl tepki verirdin?
X: Sana kızdığımı söylerdim
G: Hala seni her gün aşağılıyorum diyelim, ne yapardın?
X: Seni engellerdim her yerden bir daha konuşmazdım.
G: Bir dakika, annenin bunu sana her gün yaptığını soyluyorsun ve onu hayatından çıkarmak söyle dursun daha bundan duyduğun rahatsızlığı söylememişsin. Benim için niye bir farklı bir yol izledin peki?
X: Çünkü sen benim arkadaşımsın, o benim annem.
G: Bir insanın birini biyolojik olarak hayata getirmesi ona psikolojik ve fiziksel şiddet uygulama hakkini verdiğini mi düşünüyorsun?
X: Hayır tabiki, ama annem bana en yakın insan, annemi hayatımdan mı çıkarayım?
(…)
Gördüğüm kadarıyla bir insanın diğer bir insanla kendine iyi gelen bir ilişki kurması için en önemli nokta o insanın duygusal olarak bağlantılanmasıdır (emotionally connected). Eğer hayatınızda o en iç halkamızdaki insanlara zaaflarımızı, hatalarımızı, kendimizde kotu gördüğümüz şeyleri söyleyebiliyor ve yargılanma korkusundan uzakta düşüncelerinizi özgür bir bicimde aktarıyorsanız o insanla duygusal düzlemde bağlantılanırsınız ve kendinize yakın hissederseniz. Ancak birçok insan kendi ihtiyaçlarını, isteklerini düşünmemekte sırf yalnızlıkla yüzleşmemek adına çevresinde hatta ailesinde bile olan toksik ilişkilerine esir duruma düşerek acı çekmektedir. Bu derin üzüntü ve stres hali uzmanların çoğunun mutabık kaldığı şekilde nevrotik bozuklukların ana nedenlerinden biri olarak karsımıza çıkmaktadır. İnsan sosyal bir varlıksa ve sosyal destek insanın bir ihtiyacıysa bu desteği göstermeyen insanları hayatımızda tutmak kendimize haksızlık sağlığımıza zararlı değil midir? Bunun böyle olduğu belliyse neden bize zarar veren toksik ilişkileri sosyal agimizin ilk aşamasında tutalım ki? Sosyal destek denilen şey ancak sağlıklı ilişkilerin olduğu durumda anlamlı olur ve o zaman size bir fayda sağlar. Zararı olan bir ilişki yalnızlıktan daha mı kotudur sizde?
Yalnızlık aslında bizim yıllar içinde zihnimize hücum eden bir suru bilgi akısı ve üretilmiş klişe fotoğrafların oluşturduğu fiktif bir algıdır. Çünkü bana göre insanın çevresi ne kadar geniş olursa olsun, insan sonu ölümle bitmesi kesin bir hayatta kendi yolunda yürüyen bir canlıdır. Hayatiniz bir film ise bu filmin başrolünde siz varsınızdır ve hangi sosyal etiketle tanımlarsanız tanımlayın etrafınızdaki insanlar bu filmin figüranlarıdır. Hayat sizin ciktiginiz uzun bir yol ve bu yolculukta mümkün mertebe mutlu olmaya çalışmaksa amaç sizin gittiğiniz yolda size mutlu edecek insanların size eşlik etmesine izin verip vermemek sizin kontrolünüzde olan bir konudur. Sonuçta asil olan sizin merkezinde olduğunuz hayat ve sizseniz, burada size mutlu etmeye yarayan her kişi ve her şey sizin nihai amacınıza hizmet eden araçlardır. Dolayısıyla, mutluluğunuzu esas aldığınızda ve diyelim ki yanınızda hiçbir insan olmadığında inancınız dolayısıyla ibadet ederek, bir bitki yetiştirip onla konuşarak, bir hayvan sahiplenerek ve onla iletişim kurarak onu severek de o iç huzuru ve mutluluğu yakalayabilirsiniz.
Peki iç huzurumuzu insanlar olmadan da sağlayabilmemiz mümkün ise neden bu yalnızlıktan bu kadar korkuyoruz? Neden sırf yalnız kalmamak adına bize kotu davranan insanları hayatımızda tutuyoruz? Bunun bir nedeni özsaygımızın ve benlik duygumuzun yeterince gelişmemesidir, çocukluk dönemlerinde yeterince sevgi görmeyen kişiler ve hatta kotu davranışlara maruz kalan çocuklar ilerde bunu sevgi tanımı zannederek kendilerine böyle davranan insanlarla ilişki kurma eğilimine girebilirler. Çünkü çocuk, kendi benliğini ve kendi isteklerini gerçekleştirememiştir ve kendi istekleri pesinde koşması ya ayıplanmış ya da kotu karşılanmış olabilir. Bunun benim gözlemediğim ikinci nedeni ise yalnızlık kavramına ilişkin algılarımızdır ve kendimizin başka insanlar tarafından çok önemsendiğimizi düşünmemizi sağlayan gereksiz egolarımızdır.
(…)
G: Misafirlerin gelmeden önce mutfak tüpünün çalışmaması neden sende bu öfke atağına neden oldu sence?
X: Onları iyi ağırlamayabilirim, yemekler hazır olmazdı ve mutsuz olurlardı
G: Dışarıdan da bir şeyler söyleyebilirsin, hem diyelim yemek hazırlamadın ne olur ki?
X: Onlar mutsuz olurlar
G: Olabilir. Diyelim mutsuz oldular ne olur?
X: Bir daha benle görüşmezler.
G: Bir misafirliğe gittiğinde sen misafirliğe gitsen ve arkadaşın tüp nedeniyle yemeği hazırlayamadığını söylese, sen o arkadaşınla bir daha görüşmez misin?
X: Olur mu, görüşürüm tabi, neden görüşmeyeyim o benim arkadaşım
G: neden peki onların senin gibi düşüneceğini düşünmüyorsun peki?
(…)
X: Yalnız kalırım.
G: Şöyle düşünelim, diyelim ki bir kafede tek başına oturmuş kitap okuyorsun ve kahve içiyorsun. Nasıl bir an sence bu an?
X: Kotu, ben yapamam böyle bir şey yanımda arkadaşlarım olsun isterim
G: Neden kotu olduğunu düşünüyorsun? İnsanlar sana bakarak “ay ne yazık, bu çocuk da kimseyi bulamamış da tek başına gelmiş burada oturmuş, yazık ne kadar yalnız” falan gibi mi düşünürler sence?
X: Evet
Neden hiç tanımadığın insanların seni bu kadar önemsediğini düşünüyorsun? Sen onlar için çok mu değerlisin önemlisin ki seni takip etsinler? Kaldı ki diyelim böyle düşünüyorlar? Hiç tanımadığın insanların böyle bir düşüncesi senin için niye bu kadar önemli olsun ki?
Biz maalesef kim olduğunu bile bilmediğimiz ve aslında bizi de gerçekten hiç önemsemeyen bir insan yigininin düşüncelerini önemsiyor ve hayatimizi onlara göre yasayarak kendimize en büyük zararı veriyoruz. İnsanların zihninde yarattığı aman insanlar ne der, aman ailem ne der, aman komsular ne der tam bir zihinsel aldatmacadır ve o insanların bizi gerçekten çok önemsedikleri her anlarında bizi düşündükleri gibi saçma sapan bir düşüncenin demir parmaklıklarına esir ederek geçiririz hayatimizi. İşte yalnızlık düşüncesinin bu kadar korkutucu olmasının benim gördüğüm bir sebebi de bu kendimize ve çevremize duyduğumuz düşünce yanılsamalarıdır.
Yalnızlıktan bu kadar korkmamızın başka bir sebebi de algılarımızdır. Bunu açıklamak için size kendi hayatımdan bir örnek vereyim. Diyelim ki bir gizli kamerayla evimin salonunu gözlüyorsunuz, baktığınız açıdan tam karşıda bir L koltuk üzerinde bir kadın ve bir erkek yan yana oturuyor, önlerinde içki kadehleri var ve beraberce televizyona bakıyorlar. İkinci karede ise kadını kaldırıyorum, bir erkek önünde tek bir içki kadehiyle yine televizyona bakıyor. Sizce bu Karenin hangisinde erkek daha mutludur? Bingo! Çoğunuzun birinci kare dediğini duyar gibi oluyorum ama yanıldınız. Çünkü çift olma düşüncesi, filmlerde yaratılan klişe kareler, her gün beynimize akan bilgiler size bir ciftin romantik bir gece sonrası beraberce güzel bir aksam geçirdikleri algısını yarattı. Halbuki birinci karede ben boğuluyorum, kadın gitsin de rahatça kitabimi okuyayım belgeselimi izleyeyim diye düşünüyordum. Halbuki sizin zihninizdeki klişe on yargılar size ilk karede mutsuz olduğum düşüncesine itti. Yalnızlıktan korkumuzun temelinde iste bu algı vardır, yalnızlık aynı zamanda pek ala özgürlük olarak da algılanabilir. Özgürlük kelimesine bu kadar güzel anlamlar yükleyen zihnimiz neden ona çok yakın başka bir kavramda bize bu kadar korkutucu düşünceler yaratmasına izin verelim ki? Üstelik bir insan fiziksel olarak yalnız kaldığında aslında yalnız sayılmaz, insanın iç dünyası çevresi de ona eşlik eden bir bütündür ve insan bunun farkına vardığında kendi özsaygısını kazandığında, yalnızlığın aslında özgürlük gibi güzel bir duygu da barındığını fark edebilir.
Sevgili Dostum,
Bir nevrotigin iç dünyasının yansıması olarak anlaşılacak bu uzun ve belki de sikici yazıyı buraya kadar okuduktan sonra sana son olarak söylemek istediğim birkaç şey var. Yalnızlık kotu bir şey değildir ve sırf yalnız kalmamak için kendini toksik ilişkilere bağımlı kılarak en değerli varlık olan benliğine zarar verme lütfen. Ne çevrendeki insanları olduğundan büyüt ne de kendini küçült bu yalnızlıkla bitmeye mahkûm hayat yolculuğunda. İnsanlarla ki buna ailen de dahil sınırlarını çizmekte, çevrendeki insanları sana iyi gelip gelmediğine göre bir yere alıp bir yerden çıkarmakta özgürsün ve bunu yapman suç, ayıp, günah değil. Bu senin benliğine ve özsaygına karşı bir sorumluğun benim sevgili dostum. İnsanları iç dünyana alırken onları gözleri görmeyen canlılar olarak düşün, nasıl ki bir kor bir odaya girdiğinde elleriyle bir duvara dokunduğunda bulunduğu ortamın sınırlarını anlıyorsa, sen de kendi benliğin kendi sağlığın kendine iyi gelmeyen insanlara sınırlarını göstermekten ve onları eğitmekten çekinme. Bu senin kendi mutluluğun ve sağlığına karşı sorumluluğun dostum.
Bu dediklerimi bir düşün istersen. Ben çok duşundum ve bazılarını bu gecen üç yılda yapmayı başardığımı düşünüyorum. Çünkü bunları yaptığın zaman hayatin boyunca sana en yakın olan, her anında yanında olmuş ama senin varlığını bile belki fark etmediğin hatta belki de çoğu zaman kotu davrandığın en iyi dostunla tanışacaksın.
Kendinle…
GA,
İstanbul
17 Nisan 2021
Okuma Esnasında Tavsiye Edilen Şarkı: Teoman, “Kumarbaz”, Gecenin Sonuna Yolculuk, 2021 https://www.youtube.com/watch?v=iSy7OBSE8ls
Daha fazlası için bakınız:
- David D Burns, “Feeling Good: The New Mood Therapy”
- David D Burns, “When Panic Attacks”, New York: Morgan Road Books
- Sonja Lyubomirsky,” The How of Happiness”, Penguin Books; Illustrated edition (December 30, 2008)
- Amir Levine, Rachel Heller , “Attached: The New Science of Adult Attachment”, TarcherPerigee; Reprint edition (January 5, 2012)
[1] Yazarın notu: Burada bir parantez açarak sunu belirtmek istiyorum. Ben bu çok değerli bulduğum mesleğin bir üyesi değilim, bu konuda formel bir eğitim almadım ve bu yazının konusunda anlattığım şeyleri bir terapi yöntemi olarak sunmuyorum. Yapmak istediğim sadece kişisel gözlem ve deneyimlerimi paylaşmaktır. Herhangi bir nevrotik bozukluktan rahatsız iseniz bu konuda profesyonel sağlık personeline danışmanız uygun olacağını hatırlatır, bu yazıyı sadece bir kişinin deneyimleri olarak okumanızı tavsiye derim.
One thought on “Bas Belası Korkumuz: Yalnızlık”