Bir alışveriş sepetinde taşınan ürün gibi bir sağa bir sola savruluyordum. Alkolden, ilaçlardan, ilaçların getirdiği kilolardan bezmişliğimin üstüne eklediğim şekerli öğünlerimin ürünü olan göbeğimin üstünde duran kalın dosyamla, koridorları son hızla geçerken çocukluk günlerimi ve üç tekerlekli bisikletimi iten arkadaşlarımı anımsıyorum. Bacaklarımın gücümün yetmediği o hıza yetişmemi sağlayan arkadaşlarımı. Göbeğimdeki dosyaya inat sanki üç tekerlekli bisikletimi iten arkadaşım gibi bu dört tekerlekli şeyi iten yüzü maskeli adama asansöre binerken söylüyorum:
“Bu iş bitsin, spora başlayacağım artık…”
“Aslında bel ağrılarımın nedeninin göbeğim olduğunu biliyorum, ama işte bu yüzden çok spor yapamadım. Tabii belli bir süre sonra ben de koyuverdim.”
“Sigarayı da içmedim dünden beri, buradan çıkınca onu bırakacağım.”
“Sigarayı bırakmak kilo aldırabilir tabii, çıkınca spora ve diyete ağırlık vereceğim.”
Asansör, ameliyathanelerin olduğu eksi üç için durduğunda, dört tekerlekli bisikletimi çeken “arkadaşım” olmadığını anladığım o şahıs bir seri katil soğukluğunda şu cümleleri söyleyerek beni ameliyathane önce gözlem odasına götürecek başka arkadaşlarıma teslim ediyor:
“Beyefendi tabii buradan çıkınız önce de sonra ne isterseniz yaparsınız.”
Anahtar kelimeler, “buradan” ile “çıkınız önce” idi…
Ama bir dakika bu basit bir diz ameliyatı değil miydi? Üstelik bu çok da acil değildi hani. Yolda yürürken dizlerimin kitlenmesiyle durmaktan, sonra onları yumruklayıp açmaktan bıkmıştım. Ölümcül bir tehlike yoktu, dizlerimi yumruklamaya gücüm yettikçe devam edebilirdim hayata. O zaman bu basit diz ameliyatında “buradan önce” bir “çıkınız” da olasılığı nerden çıkmıştı? Ben bunları düşünedururken, yerim ameliyathane öncesi tüm hastaların alındığı o bekleme bölümüne alınmıştım bile. Başımda hemşireler ve daha sonra anestezi uzmanı olduğunu anladığım hekim duruyor, dosyamı ve kendisiyle ameliyat öncesi yaptığım görüşmede konuştuklarımızı, uygulanacak anestezi protokolünü bana tekrarlıyordu.
Sağ tarafımda oldukça küçük puntolarla yazılmış bir muvaffakname imzalatıyorlar bana, çok güzel listelemişler anestezi ve ameliyatla ilgili olabilecek her riski. Düşünmeden altına imzamı atıyorum, ölüm çok da çekindiğim bir şey değil çünkü.
Karşımda saat on yönünde bir adam kalp ameliyatına giriyor, sanırım riskli bir operasyon. Doktorların yanında belli ki doktor olmayan bir kadın var, bir şeyle söylüyorlar birbirlerine çok kısık ses anlamıyorum ama kadın adama sarılmaya çalışıyor. Doktorlar engel oluyor, kadın yüzünü eliyle kapatıp çıkıyor.
Diğer koğuş arkadaşlarım sessiz ve belli ki uyuyorlar. O sırada çok acıktığım aklıma geliyor, ameliyattan sonra iyi bir yemek verseler de yesem diyorum. Aygır gibi olmuşum, sadece yemek düşünüyorum. Bunun haricinde bir de aklımda bitireceğim iş var, ne zaman ayağa iyice kalkarım da biter bu iş diyorum. Bir taraftan da geçmiş Aralık aylarındaki İstanbul’u düşünüyorum, ağladığım, güldüğüm, sevdiğim, terk edildiğim İstanbul’daki aralık ayları aklıma geliyor.
Tüm bunları düşünürken, dört tekerlekli bisikletime bir kişinin elleri değiyor ve yine başlıyor o güzel itiş gücü, çok kısa bir mesafeden bacak aramdan bedenimin en ücra yerlerine uğrayan o buz gibi odaya giriyoruz. Bana musalla taşına benzeyen ortadaki yere kendim geçip geçemeyeceğimi soruyorlar, “Evet” diyorum ve kendimi sola doğru atıyorum. Kendimi sola atmamla, etrafımı saran o maskeli karartıların yakınlaşması üzerime eğilmesi bir oluyor. Sol tarafımda açılmış damar yolum etrafındaki maskeli bir adam, nasıl hissettiğimi soruyor? “İyi” diyebiliyorum.
Tam o sırada ameliyathanenin o çok acayip soğukluğu tüm bedenime işliyor. Bu soğukluğu babamın cenazesini teslim ettiğimiz Zincirlikuyu Mezarlığı morgundan hatırlıyorum. Ne yani ben şimdi ölüyor muyum? Otuz dokuz yaşında üstelik? Bilsem hiç bitmemiş şiir kitabımı yazardım. Aileme ve sevdiklerime onları ne kadar çok sevdiğimi söylerdim. Sevdiğim kadına adam akıllı bir yazıyla veda ederdim ya da Matilya’ya son bir şiir yazardım. Belki cenazeme davet ederdim, her ne olursa olsun onun cenazemde olmasını hep istemişimdir. Aileme benden kalan üç beş kuruşu alacakları hesap numaralarını yazar, bilsem başkaları gelir benden sonra gelir diye evimi daha da usturuplu toplardım ayrılmadan. Ben bunları düşünürken, o maskeli yüz, bembeyaz enjeksiyonu solumdan açılan damar yoluna boşaltıp, “İyi Uykular” diyor, son duyduğum bu oluyor ve simsiyah bir perde hızla yukarıdan aşağıya iniyor, tüm sistem birden kapanıyor.
(…)
Bulanık açık turuncu rengi duvarlar arasında gözümü açıyorum. “Vay be ne kabustu, ameliyat öncesi iyi kâbus gördük” derken birden kafamdaki boneyi ve sağ dizimdeki sargıları fark ediyorum o saniyenin onda biri sürede. Aynı sürede biri “kendine geldi” diyor ve aynı kişi soruyor “kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”, “nasıl yani, ben ameliyat oldum mu?” diyebiliyorum. Biri uzun bir izahattan sonra dizimden aldıkları şeyi bir kutu içerisinde sallayarak bana veriyor. Bilye gibi bir şey bu. Nasıl yürümüşüm ben bunla. “Biraz daha kendinize gelin size yukarıya çıkaracağız” diyorlar. Tamam diyip teşekkür ediyorum.
Gözden kayboluyorlar.
Aklıma Sarı Zeybek belgeseli geliyor, 1993 yılında izlediğim. Atatürk büyük bir komadan uyandığında yanındaki Afet İnan’a dönüp “Bana bir şey oldu” der ve sonra durumu anlayınca Afet İnan’a usulca eğilip “ölüm demek böyle olacak” der. Bana da aynen öyle olmuştu. Üç yüzün üzerinde şiir yazan ve bunların çoğunda ölümü bir metafor olarak tanımlamaktan çekinmemiş ben ilk defa ölümün demosu karşısında irkildim, korktum ve çekindim. Korkum ölümün kendisi değil, kendisinin yavanlığı idi belki. Hoyrat, ani ve hiçbir şiirselliği olmayan bir şey kadar dümdüz bir şeydi işte. Aklımı normal düşünme hızlarına düşürmek için kullandığım ilaçların sizi bir uyutma şekli vardır, bazılarında bu adım adım olur uykuya gittiğinizi bilirsiniz. Bazılarında ise bu adımlama çok hızlı olur ama yine uyuyacağınızı bilirsiniz. Ama bunda ilk defa tüm sistemler tak diye tek seferde kapanmıştı. Yani öyle “fermuarsız çizmelere” ya da “debdebeli kadınlara” yakaracak şiir yazacak kadar uzun zaman, şövalyemsi bir ölüş şekli yoktu. Öyle dayımın her Kurban Bayramı’nda hayranlıkla izlediğim kurban kesimi gibi sert ve ani bir ölüm söz konusuydu.
Şiirselliğin olmadığı bir ölüm. Her an her yerde olacak bir ölüm. Kendi istediğimle teslim olduğum bir ölüm belki de.
Tüm bunların ortasında düşünürken, sizi odanıza çıkaralım diyorlar. Asansörlerden koridorlardan geçiyorum, dört tekerlekli bisikletimi itiyorlar.
Odama giriyorum, abim elinde telefonu ile beni kayda alırken karşılıyor.
Onu tekrar gördüğüm için o kadar mutluyum ki…
GA,
Dubai,
16.09.2023.
One thought on “Ölümün Şiirsizliği”