ÖLMEZ MELEKLER

Yalom, ‘Love’s Executioner’ kitabında şöyle yazar: “İnsanın özünde, var olmayı sürdürme dileği ile kaçınılmaz ölüm bilinci arasında kesintisiz bir çatışma vardır.” [1]

İnsan dünyaya geldiği andan itibaren kaçınılmaz olarak bildiği bu ölüm korkusuyla baş etmek için farklı mekanizmalar geliştirir. Kimisi ölümden sonra olan bir dünyaya inanır, kimi özel olduğunu düşünür kimisi dünyaya kalıcı eserler bırakarak ölümsüz olacağına dair bir inanca sıkı sıkıya tutunur.  Yine Yalom’un yazdığı gibi “Özel olduğumuza inanmak içten içe bir güvenlik duygusu sağlarken ölümü yadsımaya ilişkin diğer önemli mekanizma- nihai bir kurtarıcıya inanç- bir dış güç tarafından sürekli gözetilip korunduğumuzu hissetmemize olanak verir”. [2] .  İşte bu inanç insani hayatta tutmaya yardım eder kaçınılmaz ölüm gerçeğinden uzaklaşmasını sağlar veya en azından onla baş etmesine yardımcı olur.   İnsanların çoğu bu ölüm gerçeğinden uzaklaşmak için nesillerini devam ettirmek amacıyla dünyaya kendi genlerinden diğer küçük insanlar getirir ve onların yetiştirilmesi sürecinde bu kaçınılmaz ölüm gerçeğinden uzaklaşır.   Bazıları evler alır, bazıları yatırım yapar, bazıları üniversite kurarak adını verir, bazısı hayır için vakıflar kurar adlarını verir, bazıları büyük şirketler kurar ve kaçınılmaz ölüm gerçeğinden uzaklaşmaya çalışır.  Dale Carnegie dünyaca meşhur kitabında insan ilişkileri ve iletişim ile ilgili temel prensipleri ortaya koyarken bu kısma da değinir ve kitabında bir insana edilecek en güzel hitabın ona ismiyle hitap edilmesi gerektiğini söyler. Carnegie kitabında bu konuya ayrı bir bölüm ayırmıştır.[3]  Burada insana ismiyle hitap edilmesi konusu yine özel olmayla ilgilidir ve ölüm düşüncesini yadsımaya yardım ettiği için insanların hoşuna gider.

Özel hissetmek sadece ölüm duygusuyla baş edilmekte yardımcı olmaya kalmaz aynı zamanda her insanın beğenilme ve sosyal onay ihtiyacına da hizmet eder.   Her insan beğenilmek, sosyal çevresi tarafından onaylanmak ve cinsel yönelim duydukları tarafından arzulanmak ister.   Bunun tatmini için insanlar vücutlarına yatırım yapabilirler, para ve güç kazanmaya çalışabilirler, entelektüel kapasitelerini geliştirilmeye odaklanabilirler. Buradaki asıl amaç cinsel tercihine göre karşı cinste arzu hissi uyandırmak, seçilme duygusunun hazzını yaşamak ve bunun sonucu olarak özel olma hissini yaşamaktır.  Özel hissetme düşüncesi insanda bir çeşit Tanrı kompleksi yaratabilir, çünkü artık o kendini özel hissettiren insan için bir nevi Tanrı statüsünde kendisini görür ve bu durum da özel hissetme düşüncesini pekiştirir.  Bu noktada arzuların tatmini ve özel hissetme duygusunun yarattığı duygular insanı varoluşunun kaçınılmaz sonundan bir nevi ayrıcalıkla uzaklaşacağı duygusunu yaratır. 

Arzular konusunda Alman filozof Schopenhauer ‘İsteme ve Tasarım olarak Dünya’ kitabında insan arzularının acıların temeli olduğunu söyler.  Schopenhauer’ e göre dünya acı dolu bir yerdir çünkü sonu ölümle biten bir süreçtir ve insan arzularından dolayı acı çeker.  Arzuların tatmin edilmemesi insanın acı çekmesine neden olur ve insan bu arzunun tatminini arar.  İnsanın arzuladığı şeyi elde etmesi mutlak acıdan kurtulmasını sağlamaz.  Çünkü insan arzuladığı şeyi bir kez elde ettiğinde ancak kısa süreli bir tatmin duygusu yaşar ve ona olan arzusu yok olur.  Bu sonsuz döngüden kurtulmak için Schopenhauer üç şey önerir: Birincisi insanın öz disiplini ve iradesiyle tüm arzularından kurtulmasıdır (Çilecilik), Budist öğretide Nirvana denen bu aşamada insan kendini dünyevi tüm arzulardan uzaklaştırarak mutlak acıdan kurtulmaya çalışır.  İkinci olarak Schopenhauer merhametin acı çekmeyi azaltabileceğinden bahseder.  Bu yöntemde ünlü Alman filozof, insanın kendisine doğaya ve başkalarına merhametli yaklaşmasının mutlak acının hafifletilmesine yardımcı olabileceğini söyler.  Schopenhauer ’in mutlak acıdan kurtulmak için önerdiği üçüncü yol ise Sanat ve Estetiktir. İnsan bir sanat eserine yoğunlaştığında bilincinden uzaklaşır ve farklı bir dünyaya odaklanarak benliğindeki arzularının etkisinden kurtulur. Schopenhauer’e göre insanı acıdan kurtarabilecek beş sanat formu vardır bunar resim, müzik, heykel, mimari ve şiirdir. [4]

Arzular acının kaynağı ve ölüm kaçınılmaz gerçek ise yaşamsal sürecinin mutlak sonu olan ölüme bir bakalım.

Ölüm ve Ayrılık

Sözlükteki tanımıyla ölüm, kişinin yaşamsal fonksiyonlarının sona ererek hayatın sona ermesi olarak tanımlanır.  Ölüm bir son, bir sürecin tamamlanmasıdır ki aslında bu perspektiften bakıldığında her ölüm bir ayrılıktır.  Her ayrılık da bir çeşit ölümdür.

Bazı ölümler ani, bazı ölümler kabul edilmek istenmese bile beklenir.  Kişi hastalıktan, kazadan, kendi isteğiyle veya diğer başka nedenlerden dolayı ölebilir.  Tıpkı bir çok başka nedenden bir ilişkinin sonlanması gibi. Aslında her ilişki ilişkinin süresi ve kurulan bağlantının derinliğinden bağımsız ölüm realitesi karşısında sonu ayrılık ile bitmeye mahkum bir süreçtir.

Bir insan öldüğünde veya ayrıldığında, o insan ancak fiziki formda başkalarının hayatlarından ayrılır.  O kişi ayrıldığında kişi başka insanların düşünce ve anılarında yaşamaya devam eder.  Bir kişi gerçek anlamda artık onu düşünecek her hangi bir insan kalmadığına ölür.

En Kötüsü Ölüm müdür?

Terkedilmek ölümün en acı şeklidir.  Öyle acılar yaşanır ki insan bazı zamanlar ayrıldığı kişinin fiziki olarak ayrılmasını (ölümü) tercih eder.  Çünkü terkedilme durumunda sadece kişinin kendisini özel hissetme savunma mekanizması yara almaz, aynı zamanda kişinin öz saygısı ve benliği de bundan zarar görür.  Üstelik bir kişi öldüğünde, o kişiyle artık fiziksel formda ilişki kurma ihtimali ortadan kalkmıştır, halbuki bazı ayrılıkta o kişiyi her gün görebilirsiniz, başkasıyla ilişki kurduğuna şahit olabilirsiniz veya size hiçbir zaman alışık olmadığınız donuk bakışlarla baktığını yaşayabilirsiniz.  Bu durum normal bir ölüm vakasından daha çok canınızı yakabilir, yaşayan bir insanın gözünde ölmek dünyanın en acı verici deneyimlerinden biridir.

İnsanlar bu deneyimi hayatlarının bir yerinde büyük olasılıkla yaşarlar ve bunla baş etmek için kendilerine göre bazı savunma mekanizmaları geliştirebilirler. Örneğin Çocuk yaşta terkedilmiş bazı insanlar anlamlı ve derin ilişki kurmaktan terkedilmenin yaratacağı acı ile başa çıkamamaktan korktukları için korkarak kaçma eğilimi gösterirler.  Bazıları terk etme kararının sorumluluğunu alıp kendilerini terk eden ebeveynlerinin yerinde olmak istemedikleri için partnerlerinin kendilerini terk etmesi için onları kendi ilişkilerinden soğutacak şeyler yaparak onları anlamlı ve derin bir bağlantı kurmadan terk etmelerini sağlarlar. Geçmişlerinde ebeveynlerin yeterli sevgi görmemiş bazı insanlar ise bu sevgi açlığını ilişkilerinde karşılamaya çalışır ve sonuç ya bağımlılık haline gelmiş bir ilişki ya da terkedilmeyle sonuçlanır.  Bağımlı ilişkide bağımlı durumda olan kişi ilişkinin devam edilmesi için kendi iç görüsüne aykırı olan şeyleri bile ilişkinin devamı için yapma noktasına gelebilir.  Bir ilişkinin finansal, operasyonel ve duygusal tüm yükümlülüğünü bundan memnun olmamasına rağmen memnuniyetle alarak ilişkinin devamını sağlamaya çalışır.

Bir insan öldüğünde (ayrıldığında) o insanla ilişki kuran insanlar da bir derecede ölür. Sadece onun çevresinin fiziki ölümü gerçekleşmez, Bir kuralık mevsiminde susuzluktan ölen bir çınar ağacının gövdesi hala dik durabilir, dışardan yaşar görünürken o aslında içi çürümüş bir canlı olmuştur ve başka canlılara besin, barınak olarak hizmet etmeye devam eder.

Sanat dallarının birçoğunda ölüm ve benzeri olan ayrılık kavramı bu yazıda da olduğu gibi çokça işlenir.  İnsan ölümün nasıl bir deneyim olduğunu kavrayamaz ama ayrılık sürecinde o acının bir benzerini yaşar.  Ölüm şiir sanatında, müzik, tiyatro, sinema, resim gibi birçok sanat dalında genelde karanlık, edebi, romantik ya da destansı olarak ele alınır. Ölümün Şiirsizliği yazımda da anlatmaya çalıştığım gibi ölüm belki de şiir sanatında anlatıldığı kadar edebi, efsanevi bir an değildir hiçbir şey ifade etmeyen koca bir sonsuz boşluk, bir uyku halinden uyanamama gibi oldukça yavan ve hiç de sanatsal olmayan bir büyük karanlığa geçiş halidir.

Aslına bakarsanız, yaşamın mutlak sonu ölüm en kötüsü değildir.  Bir insan için ölümden acı olan şey yok sayılmaktır. Başkasının gözünde yaşarken ölmektir.  Fiziki ölüm bir büyük boşluk ve mutlak bir karanlık olduğuna, bilincin tamamen öldüğü göz önüne alındığında fiziki ölümde Schopenhauer ’in bahsettiği o mutlak acı hali tamamen kaybolur.  Hatta ölüler daha önce ifade etmeye çalıştığım gibi başka insanların anılarında yaşamaya devam ederler, mezarları ziyaret edilir, dualarla anılır, bazen şakaklarda bir damla gözyaşı, bazen hiç olmadık bir yerde akla gelen bir anıda bazen de yüzlerde acı bir tebessüm olarak yaşamaya devam ederler.   Halbuki yok sayılmak bir insanın hayatında başa gelebilecek en acı dolu deneyimlerinden biridir. Ruhunuz sokak ortasında çırpınarak yardım diye bağırırken, sizin sevdiğiniz insanların yanınızdan yürümeye devam ettiğini görürsünüz.  Yardım istekleriniz reddedilmez, reddedilmek bile yok sayılmaktan daha iyidir.  Mesajlarınız yanıtsız kalır, göz yaşlarınız kendi içinize akar ve siyah bir boşluk yerine bembeyaz bir anlamsızlık içinde yaşamınıza devam edersiniz.  Ayrılıklarda bir kişinin size nefret dolu cümleler sarf etmesi aslında sanıldığı kadar kötü olmayabilir, nefret ve öfke aslında içinde sevgi barındıran duyguların yaşanan hayal kırıklığı karşısında değişime uğramış bir şeklidir. Onların için de bile bir duygu vardır.  Oysa yok sayılmak hiçbir duygu içermez, yaşayan bir kişinin dünyasında mutlak bir ölü durumunda olduğunuzun bir kanıtı gibidir ve bu düşünce en zayıf anlarınızda bir yılan gibi sizi sokar. Bir ayrılık anında size ayrılma nedenleri ne kadar çok detaylı anlatılıyorsa, o ayrılık o kadar uzun bir süredir ayrılmak isteyen kişi tarafından düşünülmüş demektir. Siz şuan çoktan verilmiş bir kararın size bildirilmesini dinliyorsunuz demektir.  Eğer ayrılan kişi fevri tepkilerle sizden ayrılmak istediğini söylüyorsa o ilişkide bir ihtimal geri dönüş ihtimali olabilir ancak anlatılan gerekçeler ne kadar uzun ve detaylı ise o ilişkinin geri dönüş ihtimali de o kadar az demektir.  

Bazı ayrılıkta ayrılığın nedeni karşı konulamaz mutlak bir gerçeklik (ölüm) olup bilinebilirken bazı ayrılıkta mutlak gerçeklik bilinemeyebilir.  Evet bazı ayrılıklarda size ayrılık gerekçesi olarak bazı şeyler söylenebilir (eski duyguların kalmaması, başka bir yere taşınma vs.) ama bunlar her zaman mutlak gerçekler olmayabilir.  Size ayrılığın nedeni olarak mutlak gerçekler yerine semptomlar söylenebilir.  Mutlak gerçeklik daha iyi bir alternatifin bulunması, kişinin sizi artık beğenmemesi arzulamaması, sizi güçsüz görmesi, yaşadığınız zorlu bir dönemin (iş kaybı, hastalık, iflas vs.) bir parçası olmak istenmemesi veya ortak bir geleceğin mümkün olmadığı gibi gerekçeler olabilir.  Kişinin size buna söylememesinin birçok nedeni olabilir, birincisi bu kişinin kendisi bu gerçekleri kendisi de farkında olmayabilir.  İkinci olarak gerçekle yüzleşmek ve gerçekleri söylemek öyle sanıldığı kadar kolay bir şey değildir, kişi gerçeği bilse bile bunu yok saymayı tercih edebilir. Üçüncü olarak kişi gerçeği bilse ve söylemek istese bile size verdiği değerden sizin daha çok üzülmenizi istemediğinden bu gerçeği sizden saklayabilir.  Burada bu gerçeği bilme isteği insanı içi soru işaretleriyle dolu iğneli bir fıçıya sokabilir.  Buradan çıkış yolu belki de gerçeği hiçbir zaman bilme olasılığının kabul edilmesi olabilir. Bazen de böyle bir durum hiç söz konusu bile olmaz, kişi sadece gider sizin neden gittiğiyle ilgili hiçbir fikriniz bile olmayabilir.

Ölüm (Ayrılıktan) sonrası

Kübler-Ross’a[5] göre ölüm ya da ayrılık süreci sonrası oluşan yas evresi temelde beş aşamadan oluşur [6]:

  1. İnkar: Bu aşamada kişi ayrılık duygusunu inkar ederek bu duyguyla baş etmeye çalışır.  Burada inkar ile kastedilen anlamama değil kabullenmeme eylemidir.  Bu durumda kişi ölüm ve ayrılığı reddeder, konudan kaçar kafa karışıklığı ve şok ana duygular olarak hissedilir.
  • Öfke: Bir kere ölüm ya da ayrılık gerçeği kabullendiğinde kişi bu sefer ayrılık veya ölüme sebep olan şeyleri ve kişileri suçlamaya başlar.  Suçlanan şeyler kişinin kendisi, ölen ayrılan kişi veya buna sebep olduğunu düşündüğü kişiler veya olaylar olabilir.  Bu aşama kişi hüsran, sinirlilik ve kaygı duyguları yaşar.
  • Pazarlık: Öfke aşaması geçildikten sonra kişi ayrılık ve ölüme neden olan şeyleri sorgulamaya ve bunun önlenmesi için yapılabilecekleri düşünmeye çalışır.  Şöyle yapsaydım, şöyle olurdu şunu yapsaydım böyle olurdu cümleleri beyinde uçuşur.  Keşke ve eğer kelimelerinin en çok kullanıldığı dönem bu dönemdir.  Kişi ayrılık kararında hatalı olduğunu düşündüğü şeylerden taviz vermeyi düşünür,  ayrıldığı kişiye ulaşmaya çalışarak içinde bulunduğu duygu durumundan çıkmaya çalışır.
  • Depresyon: Pazarlık aşaması da sonuç vermeyince kişi depresyon denilen aşamaya geçer.  Bu aşamada hüzün, özlem, kendine acıma duyguları kişinin ruhunu kaplar.  Uyku düzeni bozulabilir, iştah kesilir, enerji düşüklüğü ve bununla beraber konsantrasyon güçlükleri görülebilir.  Bu aşamada bazı kişiler içinde bulunduğu durumu başkalarına anlatmaya ve yardım istemeye başlarlar.
  • Kabullenme: Kayıp gerçeğini kabullenen kişi bu aşamada kaybın gerçekleştiğini kabullenerek hayatına devam eder.   Kişi ile yaşananları anılaştırır ve bu anıları sevgiyle hatırlar.

(…)

Tüm bu aşamaları yaşayan biri olarak, ayrılma nedenlerini bilmeden kabul ediyorum.   Hatalarımı ve keşkelerim bakidir ve insan olmamım sebebidir.

Varlığınızı ve iştirakinizi çok sevdim, özlemini duyuyorum.

Karar mutlak, ben böyle olmasını istemedim ve elimden geleni yapmaya çalıştım.  Kendime de artık merhamet etmek istiyorum.

Her şey için minnettarım, yaşanan acıları da sevginin yansıması olarak kucaklıyorum.

Yüce yaratıcının mutlak kararını üzülerek kabul ediyor, kendimi ona teslim ediyorum.

Baş etmek için insanlar birçok yol arar, bazıları alkole sığınır başkaları kendini izole eder, başkaları bu süreçte bazı anlamlar arar.

Bazıları da böyle acı bir ayrılıkla baş etmek için düşüncelerini belki başkalarına yardımı olur diyerek bir boş kağıda kusar.

Şu an benim yaptığım gibi.

‘ Aramızdan sadece fiziki olarak ayrılan sevgili abim Selim Horozoğlu’nun aziz hatırasına ‘

GA,

Dubai,  Eylül 2023- Nisan 2024.

Okuma Esnasında Tavsiye Edilen Şarkı:  Mor ve Ötesi – Melekler Ölmez


[1] Yalom, Irvin D., Love’s Executioner and Other Tales of Psychotherapy, Basic Books, 2012, p.13.

[2] Ibid., s.15.

[3] Carnegie Dale, How to Win Friends and Influence People, Vermillon London, 2004, p.80-89.

[4] Beyter, Taner, “Schopenhauer’ın Felsefesi: Acı Çekmenin Panzehiri Olarak Sanat – Matthew Fitzgerald”, (Online) https://onculanalitikfelsefe.com/schopenhauerin-felsefesi-aci-cekmenin-panzehiri-olarak-sanat-matthew-fitzgerald/ , Last Accessed 9 April 2024.

[5] Fisher Jennifer, “5 Stages of Grief: Coping with the loss of a loved one”, Harvard Health Publishing,  (Online)- https://www.health.harvard.edu/mind-and-mood/5-stages-of-grief-coping-with-the-loss-of-a-loved-one ,  Last Accessed: 11 April 2024.

[6] Tyrrell Patrick;  Harberger Seneca;  Schoo Caroline and  Siddiqui Waquar, “Kubler-Ross Stages of Dying and Subsequent Models of Grief”,  National Library of Medicine, (Online) https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK507885/ ,  Last Accessed: 11 April 2024.


Bir Cevap Yazın